tasavvuf ve dilbilim
Salı, 02 Eylül 2008TASAVVUF SÖZLÜĞÜ / ISTILÂHÂT-I İNSÂN-I KÂMİL
Seyyid Mustafa Râsim Efendi
TASAVVUF SÖZLÜĞÜ / ISTILÂHÂT-I İNSÂN-I KÂMİL
Seyyid Mustafa Râsim Efendi
ARAPÇAYA TERCÜME EDİLMİŞ TÜRKÇE FİLİSTİN ŞİİRLERİ
yusuf turan günaydın
Filistin şiirinden Türkçeye tercüme edilmiş örnekler ve bu örnekleri barındıran antolojik çalışmalar malûmumuzdur. Daha geçenlerde Hece’nin 136. sayısında “Çağdaş Filistin Şiiri” başlıklı bir dosya düzenlendi. Fakat Filistin ve intifada hakkında yazılmış Türk şiiri Arapçaya ne ölçüde yansımıştır? Bu soruyu cevaplamamıza yardım edecek bir çalışmayı Mısırlı bir araştırmacı; Ezher Üniversitesi Beşerî İlimler Fakültesi Türk Dili ve Kuralları bölüm başkanı Üstaz Abdülaziz Muhammed İvazullah yapmış ve topladığı malzemeyi Kasâid Türkiyye min Vahyi’l-İntifâdati’l-Filistîniyye [Filistin İntifadasından Mülhem Türkçe Şiirler] adlı 150 sayfalık bir güldestede bir araya getirmiş. Kahire’de 2002’de basılmış olan kitap 38 Türk şairinin kırk şiirini ihtiva ediyor.
Sezai Karakoç ve Cahit Zarifoğlu ile başlayan güldestede, adlarına daha önce rastlamadığımız birçok isim de yer alıyor: Mustafa Özge, Ahmet Çelik, Haldun Hakman, İlyas Altuner, Ali Koç, Halil Pazarlı, Adnan Zeki Çelebi, Arif Altunbaş, Necdet İltaş, Hasan Ejderha, Meryem Kuzu ilh.. Karakoç ve Zarifoğlu’nun dışında İbrahim Demirci, Seyfettin Başçıllar, Nevzat Çelik, Ferman Karaçam, Murathan Mungan ve şair olarak tanımasak da ünlü bir şahsiyet olarak Cevat Rifat Atilhan, güldestedeki tanınmış simalardır.
Üstaz İvazullah önsözünde, yer verdiği ürünlerin kâhir ekseriyetle Eylül 2000’deki “İkinci İntifada” [İlki: Aralık 1987] dolayısıyla yazılmış şiirlerden oluştuğunu belirtiyor. Özellikle İkinci İntifada için yazılmış şiirlerden seçilmiş olması, hazırlayanın bu ürünlerde Türkçe yazılmış olmasından başka bir kıstas aramamasını da bir anlamda zorunlu kılmış. Öncelikle Arap okuyucusuna Türklerin İntifada hakkındaki duygularını aktarmayı amaçlayan İvazullah, aynı zamanda Türkçe hocası olması dolayısıyla derslerinde kullanabileceği bir metin oluşturmak istemiş. Bu sebeple serbest bir tercüme yerine harfî tercümeyi tercih ettiğini söylüyor. Şiirlerin bir kısmının hece vezniyle, bir kısmının serbest vezinle yazıldığını vurgulayan araştırmacı, yer verdiği şiirlerin biçimi üzerinde de genişçe durur Giriş’te.
Kitapta Giriş’ten sonra her bölüm numaralandırılarak 40 şiire yer verilmiş. Şiirlerden önce şairleri hakkında bilgi veriliyor. Bölüm başlıklarını ise şiirlerin başlıkları oluşturuyor.
Arapça’da Türk şiirinden örnekleri barındıran ilgi çekici bir örnektir Kasâid Türkiyye.
[Hece dergisi Eylül 2008 sayısında yayınlandı.]
RASİM ÖZDENÖREN -RUH DENİZİNDEN ÖYKÜLER-
Öykücü Ali Haydar Haksal’ın Rasim Özdenören hakkındaki yazılarından oluşan kitabı, Özdenören’in bir öykücü olarak monografisi sayılabilir.
“Ruh Denizinden Öyküler” alt başlığıyla yayınlanan kitap yazarın Âkif Duruşlu Âsım (2006), Necip Fazıl Kısakürek: Büyük Doğu Irmağı (2007) ve Sezai Karakoç: Eleğimsağmalarda Gökanıtı (2007) adlı peş peşe yayınladığı kitaplarıyla da bir açıdan bütünlük gösteriyor.
Kitap “Rasim Özdenören’i doğuran ruh ve koşullar”dan söz ederek başlıyor ve bu bölümde yazar kendisinin de dâhil olduğu kültür-edebiyat çevresiyle ülkenin diğer edebiyat çevreleri hakkında birtakım notlar kaydediyor.
Ağırlıklı olarak Rasim Özdenören’in öykü kitaplarını değerlendiren yazılardan oluşuyor kitap. Haksal, Hastalar ve Işıklar, Çözülme, Hışırtı, Kuyu ve Toz hakkındaki yazılarıyla Özdenören’in öykücülüğüne ilişkin değerlendirmelerini aktarıyor. Ayrıca Gül Yetiştiren Adam’ı da değerlendirerek yazarın bir romancı / anlatıcı olarak portresini belirginleştirmiş oluyor. Gerçi bu eser Haksal tarafından ve dahi çoğunluk tarafından roman olarak değerlendirilmesine rağmen bir uzun öykü de sayılabiliyor. “1970’li yılların sosyal olayları ortamı kasıp kavururken, üniversiteli gençler ideolojileri uğruna birbirlerini öldürürlerken (…)” (s. 60) yazılmış olan eseri Haksal yeniden okumaya tâbi tutmuş. Yazılıp basıldığı yıllarda okunmuş bir edebî eseri aradan yıllar geçtikten sonra yeniden okumak farklı açılımlar sağlayabilir okuyucuya. Çok öz bir biçimde söyleyecek olursak bu yeniden okuma, yazara Gül Yetiştiren Adam’ın tasavvufî yanını daha bir hissettirmiş görünüyor.
“Öyküde benim en önemli ustamdır Rasim Özdenören.” (s. 23) diyen Haksal, bu kitabıyla kendisinin Özdenören’i okuma sürecini de bütün ayrıntılarıyla yansıtıyor. Özdenören yazdığı öykülerdeki anlatım gücü ve öykü yazmadaki kararlı çabası ile, daha önce dikkatini şiirden yana yoğunlaştıran genç Haksal’ı öyküye yönlendirecek bir etkide bulunmuş. Tabii dolaylı bir etkidir bu. Ve belki de Haksal’la sınırlı değildir. “Bendeki Rasim Özdenören” başlıklı bölümde bu konuda söylediklerini geniş olarak görmek mümkündür.
Bir önceki bölüm “Ara Başlık: Ve Ben”de yazar, Özdenören’i okumaya başladığı yıllarda, onunla birlikte okuduğu Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Cahit Zarifoğlu, Durali Yılmaz gibi Büyük Doğu, Diriliş ve Edebiyat Dergisi yazarları başta olmak üzere, Varlık, Hisar, Hareket, Papirüs, Yeni Dergi gibi edebiyat dergileriyle Yeni Devir gazetesinin sanat-edebiyat sayfalarında yazan yazarlarla ünsiyet peyda edişini hâtırat üslûbuyla anlatıyor. Bir gazete olarak Yeni Devir’in böyle bir noktada zikredilişi önemlidir. Bu gazetenin sanat-edebiyat sayfasıyla bir vakit gördüğü işlevi Haksal’ın dilinden okumak aslında şaşırtıcı değildir. Yeni Devir’in bu yönü üzerinde ayrı bir inceleme çalışmasına da değer görünüyor.
Aynı bölümde dikkat çekici bir tespit Özdenören’in Edebiyat Dergisi’ndeki imzasının sırf öyküyle bütünleşmiş olması, Mavera öncesi dönemde akranı yazarlar arasında Özdenören kadar “öykü yoğunluğu” içinde bir başka isim olmamasıdır (s. 18-19). Edebiyat Dergisi’nde öyküleri yayınlanan daha genç kuşaktan kabul ettiği Ali Ulvi Temel, Arif Ay, Fuat Altınsoy gibi isimleri ise Özdenören’den sonraya yerleştiriyor Haksal. Hatta bu kuşağın ortaya çıkışını biraz da Rasim Özdenören’in öykü türü üzerindeki ısrarlı çabasına bağlıyor. Bütün bu notlar, Rasim Özdenören üzerinde yapılacak çalışmalarda araştırmacılara önemli ipuçları sağlayabilir.
Haksal, kitabında samimi ifadelerle Rasim Özdenören okuma serüvenini anlatıyor, yer verdiği ufak bazı açıklamalarla Cumhuriyet dönemi edebiyat hayatına ışık tutuyor. Bu kitapta yer alan çoğu değini düzeyindeki açıklamalar, yakın dönem edebiyat tarihimizi inceleyecek araştırmacılar için önemli ipuçlarıdır.
2008 Mayısında basılan kitap, yazarın Özdenören’le öykücülüğü üzerine yaptığı ve Yedi İklim’de yayınlanmış bir röportajla sona eriyor. Bu röportajda Özdenören’in öykü türü üzerindeki kararlı çabasına, Dostoyevski ilgisine, dergilerde kaybolan öykülerine, Yeni İstiklâl gazetesindeki öykülerine, Ali Kutlay, Erdem Bayazıt, Cahit Zarifoğlu gibi dönemdaşlarıyla ilgili yazarlık hatıralarına, Özdenören monografisi açısından önemli notlara rastlıyoruz.
Ruh Denizinden Öyküler, bir öykücünün, okuyucusu olduğu, etkilendiği diğer bir öykücü hakkındaki dikkatlerini belirginleştirmesi açısından ilgi çekici bir çalışmadır.
[Hece Öykü dergisinin Ağustos-Eylül 2008 sayısında yayınlandı.]
ÇİÇEKLER KESMİŞTİ SELÂMI / RECEP SEYHAN
(Ayane Yayınları, Ankara 1991).
{Yeni Taşova / Siyasi Mahalli Gazete, Yıl: VII, 25 Ocak 1991, S. 647, s. 2’de yayınlanmıştır.}
Bektaşîlik Üzerine Bir Kitap
Bektaşilik Tetkikleri: F. R. Hasluck, Çev. Râgıp Hulusi [Özdem], Yeni harflere çevirip kısmen sadeleştiren: Kâmil Akarsu, Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları, Ankara 2001, 112 s.
Bu tercümenin ilk baskısı 1928’de eski harflerle yine Maarif Vekâleti yayını olarak basılmıştı; yeni basımı ise öncekinin çok az sadeleştirilmiş baskısıdır.
Kitap, müellifinin Anadolu, Rumeli ve Mısır’da bizzat yaptığı araştırmalara dayalıdır ve Bektaşîlikle ilgili belki de hiçbir yazılı kaynakta rastlayamayacağımız türden gözlemlere yer verir. Şaşırtıcı bir gözlemini burada aktarmadan edemeyeceğiz:
“Hacı Bektaş’ın Ahmed Yesevî’ye kadar manevî şeceresi (soyu) Bektaşîler tarafından Sünnîliklerinin üstü örtülü işareti olarak değerlendirilip gizleniyor.” (s. 71)
Bu ve benzeri değerlendirmeler, müellifin Bektaşî tekkelerinin bulunduğu hemen her yeri gezerken edindiği gözlemlere dayanıyor; dolayısıyla da sadece belli bir bölgedeki Bektaşîler için geçerli olabilir. Bu sebeple Hasluck’un gözlemleri değerlendirilirken bu ‘mevzîlik’ meselesi unutulmamalıdır.
Eser, Bektaşîliğin 1910’lu yıllardaki coğrafî yayılışı hakkında ayrıntılı bilgiler vererek başlıyor. Önce Anadolu’daki Bektaşî tekkeleri tanıtılıyor: Ankara; Kırşehir, Konya, İzmir, Aydın, Bursa, Kastamonu, Çankırı, Sivas ve Amasya Anadolu’daki Bektaşî merkezleri olarak ayrıntılı bir şekilde ele alınıyor. Bu arada Hasluck, “(…) hiçbir Bektaşî tekkesi bulunmayan Anadolu merkezlerinin eksik de olsa bir listesinin düzenlenmesinin, gelecekteki araştırmacılar için faydalı olabileceğini (…)” (s. 12 vurgulayarak bu merkezlerin Adana, Antep, Maraş, Mersin, Nazilli, Birgi, Tarsus ve Trabzon olduğunu tespit ediyor. Daha sonra el-Cezîre, Irak ve Mısır Bektaşîliği hakkında bilgiler veriyor. İstanbul’daki Bektaşî tekkeleri ise ayrı bir bölümde daha ayrıntılı bir şekilde tanıtılıyor. Bundan sonra ise Bulgaristan, Romanya, Sırbistan, Yunanistan, Teselya, Girit, Arnavutluk, Avusturya-Macaristan ve Bosna Bektaşî tekkeleri hakkındaki gözlemler aktarılıyor.
Bektaşîlik Tetkikleri’nde ayrıca Bektaşîlik ve Sünnî Müslümanlık mukayesesi yapılıyor, Bektaşîlik ve Hıristiyanlık münâsebetleri üzerinde duruluyor. Avrupa’da Bektaşîlik ve Hıristiyanlık ilişkileri de ayrı bir bölümde inceleniyor. Eserin son bölümü ise notlardan oluşuyor. Bu notlar, bazı Bektaşî büyükleri, Anadolu’daki Arap Mezarları ve Türk tarih ve halk menkabelerinde Bektaşîliğin izleri hakkındadır.
Hasluck’un okuyucu tarafından yadırganabilecek bazı yanları vardır: Bektaşîlikten bir “din” olarak bahsetmesi ve Bektaşîlik-Hıristiyanlık ilişkileri konusunda sergilediği abartılı görüşlerinin, bunların en önemlileri olduğunu söyleyebiliriz.
Eser, yerinde gözlemlere dayanarak Bektaşîliğin tarih içinde geçirdiği dönüşümü yansıtması açısından Bektaşîlik tarihine ilgi duyan araştırmacılara önemli malzemeler sunuyor., ayrıca eser, bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde kalan bölgeleri de –ki çoğunda bugün artık Bektaşîlikten bir iz kalmamış görünüyor– inceleme alanına almış olması bakımından vazgeçilmez bir tasavvuf tarihi kaynağı durumundadır.
RESİMLİ ve METİN ÖRNEKLİ
TÜRKİYE EDEBİYATÇILAR
ve KÜLTÜR ADAMLARI ANSİKLOPEDİSİ I-X
İhsan Işık
Elvan Yayınları
İhsan Işık, önce tek cilt olarak ve Yazarlar Sözlüğü adıyla başlayan yayın macerasını 10 ciltlik bir çalışmayla tamama erdirdi. ‘Tamamlanmak’ bir ansiklopedi için ne kadar mümkünse tabii. Nitekim basına yansıyan açıklamalarında Işık, Ansiklopedi’nin üç yılda bir güncelleneceğini duyurdu (Zaman, 4 Kasım 2006).
Türkçede sırf yazarları (edebiyatçı ve kültür adamlarını) konu alan bu çapta başka bir çalışma yoktur. Çerçevesi oldukça geniş tutulmuş, çeşitli kamplar arasında ayrım gözetilmeden çalışılmış.
Ansiklopedi’nin en başta gelen özelliği şimdiye kadar bu tür eserler hazırlanırken pek de taranmamış durumdaki kaynakların çoğunu tarayarak hazırlanmış olmasıdır. Sicil-i Osmânî (M. Süreyya), Son Asır Türk Şairleri (İbnülemin), Osmanlı Müellifleri (Bursalı), Mülkiyeliler ve Mülkiye Tarihi (Ali Çankaya), Tarihin Gölgesinde (Ali Birinci) gibi onlarca biyografi kaynağı; MEB ve TDV’nin İslâm Ansiklopedileri, Afşın Oktay’ın gözden kaçmış Biyografiler Ansiklopedisi ve hatta Yurt Ansiklopedisi gibi ilk anda biyografi kaynağı olarak görülmeyecek ansiklopediler, Gaziantep Büyükleri (Şakir Sabri), Erzurum Şairleri (H. A. Kasır) gibi şehirleri esas alarak hazırlanmış biyografi kaynakları ve sayılamayacak kadar çok sayıda biyografik makalenin taranmış ve Ansiklopedi’ye aktarılmış olması doğrusu büyük iştir. Bu durumda yukarıda saydığımız ve sayamadığımız bu kaynakları bütünüyle elinde bulundurmayan okuyucu için büyük bir kolaylıktan ve birçok esere aynı anda bakmanın doğuracağı zaman kaybının en aza indirilmiş olmasından söz edilebilir rahatlıkla.
Birçok maddenin sonunda bazen sadece Yurt Ansiklopedisi’nin gösterilmiş olması, biyografi kaynağı olarak dikkatlerden kaçan bir Ansiklopediden özetlenmiş bir kısım biyografilerin ilk kez böyle bir çalışmada gün ışığına çıkması demektir. Yine herkesin kolayca ulaşamayacağı Osmanlı Müellifleri’nin veya Mülkiye Tarihi’nin birçok maddenin sonunda yalnız başına kaynak teşkil ediyor oluşu da aynı sonucu doğuracaktır elbette. Demek ki bu kaynaklar taranmasaydı, o maddelerde adı geçen zevat, ‘görünür’ kılınmamış olacaktı. Dikkat çekici ve kültür dünyamız açısından önem taşıyan birçok ismin daha önceki ansiklopedilerde yer alan isimlerden ibaret olduğunu düşünmek mümkün değildir oysa.
Adından da anlaşılacağı üzere Ansiklopedi hem edebiyatçıları, hem de onların dışındaki ‘kültür adamları’nı kapsıyor. Herhangi bir alanda bir kültür eseri kaleme almış isimlerin dahil edilmiş olması Işık’ın çalışmasının önemini artırıyor. Dolayısıyla eser siyaset, edebiyat ve tasavvuf tarihi, hukuk, folklor, basın / gazetecilik gibi alanlara ilgi duyan okuyucular için de önemli bir başvuru kaynağı durumundadır.
Ansiklopedi’ye, benzeri çalışmaların içinde hiç yer almayan çok sayıda madde girmiştir. Bu tür çalışmalarda ‘önemsiz madde’ yoktur kanaatimizce; bugün bizim için önem taşımayan birçok isim, bir süre sonra birden önem taşıyabiliyor çünkü.
Biyografilerde -çoğunlukla- tek kalemden çıkma ve özenli bir üslûp göze çarpıyor. Şiir ve parça seçimleri daha önceki çalışmalarda veya antolojilerde yer alan örneklerden alınmamış, farklı örnekler sunulmuş okuyucuya. Bu da elbette okuyucu açısından bir güzelliktir.
Bunca güzel yanlarına rağmen, şaşırtıcı bazı eksiklikler ve aksaklıklar da taşıyor Ansiklopedi. Peşinen söyleyelim ki bu söyleyeceklerimiz, eserin önemini azaltmayacaktır: Öncelikle sayfa düzeni bu çapta bir projeye yakışmayacak derecede acemice gözüküyor. Şair ve yazarlardan yapılan seçmelerin yer aldığı çerçeveler bazen kitabın mizanpajını ve estetik düzenini alt üst ediyor. Ciltlerin bitiş ve başlangıç sayfalarındaki düzenleme de Ansiklopedi’nin basımının aceleye getirildiği izlenimi veriyor. Çünkü hemen her ciltte, en sondaki madde tamamlanmadan kesiliyor ve devamı bir sonraki cilde aktarılıyor. Bazen yarım kalan maddenin sonundaki cümle veya kelime bile bölünüyor; yarısı bir ciltte, yarısı bir sonraki ciltte yer alıyor… (Ör. 5. cildin sonu ve 9. cildin başı).
Genel toplam içinde çok olmasa da bazı maddelerde rastlanan bilgi aksamalarından söz etmeden geçemeyiz. Biyografik ayrıntılar konusunda dikkatli bir okuyucuyu üzecek aksamalardır bunlar. Ör. Önce A harfinde yer alan “Abdullah Cevdet” maddesi daha sonra K harfinde “Karlıdağ, Abdullah Cevdet” olarak çıkıyor karşımıza. Ya aynı biyografinin ufak bir farkla alt alta iki kez yer alıyor oluşuna ne denir: “Akozan, Mehmet Sıtkı” ile hemen altındaki “Akozan, Sıtkı” düpedüz aynı kişidir. İlkinde 1890’da doğmuş gözüken ve ölüm tarihi belli olmayan Akozan, ikincisinde 1889’da doğmuş ve 1947’de ölmüş gözüküyor… Bu tür çalışmalarda sık rastlanan yanlışlıklardan biri de ad veya soyadların tahrifidir. Bir örnek vermek gerekirse Ziya Şakir’in soyadı (?), “Ziya Şakir” maddesinde “Soku” biçiminde yanlış yazılmıştır; “Soko” olmalıdır.
Görebildiğimiz önemli eksikliklerden biri de az bir gayretle ölüm tarihi tespit edilebilecek bazı yazarlar için bu hususta bir gayret sarf edilmemiş olmasıdır. 80’li yıllarda vefat eden ve önemli bir de biyografik çalışmanın sahibi olan Mücellidoğlu Ali Çankaya maddesi bunun tipik bir örneğidir. Yine şöyle bir karıştırmayla bugün sağ olmayan zevattan E. Sezai Sünbüllük, Zeki Alan gibi bir kısım yazarının ölüm tarihinin de tespit edilmemiş olduğunu görüyoruz. Kitap basıldığında sağ olan İzzet Tercan adlı yazarın 1904 doğumlu olmasından yola çıkılarak olsa gerek, doğum tarihinden sonra “- ö. ?” yazılmış olması da dikkatlere çarpan bir garipliktir. Gerçi Ansiklopedi’nin basımından sonra yazar vefat etmiştir; yenilenmiş basımları için tarihini buraya kaydedelim: 27 Ocak 2007. Baştan sona bütün maddeler kontrol edildiğinde bu örneklerin artması tabiidir. Biyografi yazımı konusunda dikkatli okuyucular bu ve benzeri onlarca hususa rastlayacaklar.
Her şeye rağmen, bu çapta bir çalışmadaki -örneklendirdiğimiz türden- kusurların bir kısmının kadı kızında da bulunabilecek kusurlar olduğunu söyleyebiliriz. Yazarlar Sözlüğü’nden Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi’ne uzanan süreçte İhsan Işık’ın bu yorucu işe pes etmeden devam etmesi ve hatta hâlâ devam edecek olması takdire şayandır. Öyle ki Işık, “kendisi ebediyete göçse bile” Ansiklopedisinin üç yılda bir yenilenmesini öngörüyor. Bu azim karşısında her türlü eleştiri önemini yitirebilir.
YUSUF TURAN GÜNAYDIN
(Hece Dergisi, Nisan 2006 sayısında yayınlanmıştır.)
EBU SAİD EL-HÂDİMÎ
“Merkez ile Taşra Arasında Bir Osmanlı Alimi” alt başlığını taşıyan kitap, yazarı tarafından Almancasından Türkçeye tercüme edilmiş bir çalışma olma özelliği taşıyor. Bunun sebebi kitabın önce Almanya Bochum Ruhr Üniversitesi Filoloji Fakültesinde tez olarak hazırlanmış (2004) ve Almanca olarak basılmış (2005) olmasıdır.
Eserleriyle etkili olmuş, okunmuş, yararlanılmış bir âlim olarak Hâdimî üzerine şimdiye kadar birçok geniş çaplı çalışma yapılmış olmalıydı. Görebildiğimiz kadarıyla eserlerinden bir kısmının Türkçeye tercüme edilmiş olması dışında, ancak hakkında yazılmış titizlikle hazırlanmış olmaktan uzak görünen birkaç kitap ve birkaç makaleden söz edilebilir. Berîka adlı ünlü kitabı, ifrat ve tefrit noktalarının tam ortasındaki itidal tavrını esas alması sebebiyle uzun süre dinî konularda fetva ve başvuru kaynağı olarak kullanılmıştır. Eser, çok da uzak olmayan bir zamanda bütünüyle Türkçeye tercüme edilmişti.
Sarıkaya’nın çalışması da öncelikle Hâdimî’nin ifrat ve tefrit noktalarından uzak tutumunu belirginleştiriyor. Araştırmacının, Hâdimî’ye ait eserlerden verdiği örnekler bu hususta yeterli bir izlenim oluşturuyor. Hâdimî’nin bu tavrı, tasavvufla fıkhı mezceden tutumunun bir sonucudur. Dolayısıyla Sarıkaya’nın başlıkta öne çıkardığı gibi Hâdimî’nin “Merkez ile taşra arasında” bir âlim olmasından çok fakih kimliğiyle sûfî kimliğini birleştiren yönü dikkat çekicidir bize kalırsa. O, bu açıdan bakıldığında tam bir Gazâlî takipçisidir diyebiliriz.
Tam da bu noktada kitabın dördüncü bölümü olan “Hadimî’nin Eserlerinde Kelâm, Fıkıh ve Tasavvuf” başlıklı bölümüne bakmak gerekir. Bu üç İslâmî ilim dalının Hâdimî söz konusu olduğunda bir arada ele alınması kaçınılmaz bir şeydir. Onun kelâm ve fıkıh konularındaki yorumlarının tasavvufî bakış açısıyla çok yakından ilintili olduğu rahatlıkla söylenebilir. Burada okuyucu Hâdimî’nin tasavvufla ilgisinin boyutlarını öğrenmek isteyecektir. Bunun için kitabın “Sufi ve Nakşi Şeyhi Olarak Hâdimî” başlıklı bir alt bölümüne bakılması gerekiyor (s. 98-103). Bu husus ayrıca “Hâdimî’nin Soyu ve Ailesi” başlıklı birinci bölümde Hâdimî’nin babası Mustafa Efendi’nin tasavvufî silsilesinin verildiği (s. 41-45) bir bölümcükle de desteklenebilir.
Araştırmanın kaynaklarının tanıtılıp açıklandığı bölümde yer alan ‘biyografik, hagiografik ve bibliyografik malzeme’nin -biri hariç- hemen her kütüphanede bulunabilecek kolayca ulaşılabilir kaynaklardan oluşması şaşırtıcıdır diyebiliriz. Daha da şaşırtıcısı, bir kısmının asılları Osmanlıca olan bu tür kaynakların, güvenilirliği şüpheli sadeleştirilmiş metinlerinden yararlanılmış olmasıdır. Bursalı Mehmed Tahir’in Ali Fikri Yavuz-İsmail Özmen tarafından sadeleştirilen ve Şeyh Bedreddin bölümünde olduğu gibi kitabın aslında yer almayan bir kısım eklerin kitabın aslındanmış izlenimi verilerek yerleştirilmiş metni, Sarıkaya’nın çalışmasına yakışmıyor. Yine araştırmacı Sicill-i Osmânî’nin 1996’da sadeleştirilerek yayınlanmış metnini esas alıyor ki, bu eserin hemen hemen aynı yıllarda yayınlanan çevrimyazı metnini değil de sadeleştirilmiş metnini kullanmış olması kaynak kullanımı konusunda bir tür savrukluktur. “Kaynakça”sında “Arap Harfli Kaynaklar” yan başlıklı uzunca bir liste bulunan kitapta bu durum doğrusu garip kaçıyor. Geriye dişe dokunur bir kaynak olarak İSAM Kütüphanesinde bulunan ve ‘ağırlıklı olarak’ (s. 19) Hâdimî’nin biyografisini veren yazma bir belge kalıyor. Böyle ciddî görünümlü bir çalışmada gerek Osmanlı Müellifleri’nin, gerekse Sicill’in asıl nüshalarının kullanılması gerekirdi. Oysa araştırmacı kendisinden önce yazılan Hâdimî biyografilerini ‘bilimsel’ bulmuyor ve hep birbirinin tekrarı bilgilerden oluştuğunu ileri sürüyor. Kendisi de -ayrıntılı bir biçimde gösterdiği üzere- herkesin kullandığı kaynakları kullanıyor ve çok da farklı bir Hâdimî biyografisi ortaya koymuş gözükmüyor. Araştırmacı, kullandığı arşiv belgelerinin ise “Özellikle cami, medrese, tekke, kütüphane gibi kurumları ele alırken (…)” istifade ettiği belgeler olduğunu vurguluyor. Dolayısıyla bunların Hâdimî’nin biyografik olmaktan çok moral veya ilmî portresini ortaya koyarken kullandığı belgeler olduğunu anlıyoruz. Elbette bu noktada “Kaynakça”da da gösterilen birçok arşiv belgesini kullanmış olmasına dikkat çekmek gerekir.
Biyografik kaynakların kullandığı neşirleri belirttiğimiz evsafta olsa da hemen teslim etmeliyiz ki, araştırmacı konuyla ilgili ayrıntılar hususunda oldukça dikkatlidir ve yakaladığı bu gibi ayrıntıları genişletmeyi hiç ihmal etmiyor. Bu yönüyle Sarıkaya’nın araştırmasındaki biyografik bölüm mevcut Hâdimî biyografileri içinde en ayrıntılısıdır.
Sarıkaya’nın çalışmasında göze çarpan küçük bazı dikkatsizlikleri de bu vesileyle zikretmek gerekiyor:
-Ali Gülden’in Hâdimî’nin vahdet-i vücûdla ilgili eserini esas alan Yüksek Lisans Tezi, metinde “lisans tezi” (s. 241), dipnot ve kaynakçada “Doktora Tezi” olarak gösterilmiş.
-Dördüncü Bölümün 114. dipnotundan kolayca fark edileceği üzere dipnotlarda kayma söz konusudur (s. 267).
-Araştırmacının sandığı gibi Abdulkadir Akçiçek, Hâdimî’nin Risâletü’l-Besmele’sini bütünüyle Türkçeye tercüme etmemiştir (s. 267). Akçiçek on dokuz bölümlük bu eserin sadece “tasavvufî açıdan Besmele” bölümünü tercüme etmiştir.
-Yine araştırmacı, Besmele Risalesi’ni İslâmî ilimler içinde herhangi bir türe sokamamıştır (s. 114). Besmele Kur’an’da yer aldığına göre bu eseri bir tefsir çalışması sayabilirdi.
Bütün bunlara rağmen Merkez ile Taşra Arasında Bir Osmanlı Âlimi Ebu Said el-Hâdimî (1. b., İstanbul 2008, 351 s.) uzun süre aşılamayacak bir çalışmadır. Burada ağırlıklı olarak ilk anda göze çarpan bir kısım eksikliklerden söz edilmişse de, bütün bunlar eserde ortaya konulan araştırma çabasını ve ayrıntılar konusundaki titizliği gölgelemez. Artık elimizde Hâdimî’yle ilgili sağlam bir çalışma bulunuyor. Bu durumda Hâdimî çalışmalarının ivme kazanması ve onu bir sûfî olarak ele alan çok daha geniş yeni çalışmaların yapılması beklenir.
[Hece dergisi, Nisan 2008 sayısında yayınlandı.]
![]() |
![]() |
|
Dedemin Cönkünden, Yatağanoğlu Alimcan’ın çevrimyazısını hazırladığı bir cönk neşri (Kaynak y., 1. basım, İstanbul 2002, 287 s.). “Bu belgeler bize dedelerimizden kaldı” diyen Yatağanoğlu, çalışmasını daha bilimsel kılmak için çevrimyazılarla birlikte sayfaların tıpkıbasımlarını da koymuş neşrine; elbette iyi etmiş. Cönklerin neşredilmesi her zaman heyecan vericidir. Kültürümüze özgü yanları olan bu derlemelerde daha önce yayınlanmış divanlara girmeyen şiirler bulunabilir. Hiç bilinmeyen bir şiir olmasa bile o şiirin bazı versiyonları araştırmacıların karşısına bu yolla çıkabilir. Gerçi Yatağanoğlu, “kitabın hacmini büyütür” düşüncesiyle “tanınan şairlerin bilinen nefeslerini” neşrine dahil etmediğini söylüyor. Acaba ‘bilinen nefesler’de bilinen biçimlerinden en ufak bir farklılık yok muydu, burada soru işareti oluşuyor. Eğer varsa, büyük oranda bilinen şeklini yansıtsa bile, kitaba dahil edilmeliydi. Böyle bir tutumun cönk neşir kurallarına sığmayacağını söylemeliyiz. Şu hâliyle söz konusu çalışmanın kesinlikle görmezden gelinemeyecek hatalarla dolu olduğunu belirtmeliyiz. Aslında iyi niyetli bir çalışma olsa da eski harfli bir metnin çozümünde düşülmemesi gereken hatalar “pes doğrusu” dedirtecek boyutlardadır. Öncelikle Yatağanoğlu’nun Önsöz’ünün daha ikinci cümlesinde yer alan bir bilgi eksikliği göze çarpmayacak gibi değildir. Yazar, cönkün “Alevî-Bektaşî nefeslerinin yazıldığı bir nevi deftere” denildiğini söylüyor. Peki Alevî-Bektaşî nefeslerinin dışındaki ürünlerin yer aldığı yüzlerce cönk, cönk değil midir? Kolayca ulaşılabilecek birtakım konu sözlükleri, cönkleri sadece Alevî-Bektaşî nefeslerine değil, tüm Halk Edebiyatı ürünlerine yer veren ve seçmeyi yapanın tercihlerini yansıtan bir bütün olarak tanımlıyor. Cönk sayfalarının tıpkıbasımlarıyla ilgili bir çift söz de gereklidir: Tıpkıbasımların büyük çoğunluğunun hiç okunmayacak derecede silik basılmış olması, bunları gereksiz duruma düşürüyor. Silik basılmış sayfaları elbette ki çevrimyazı metinle karşılaştırmak mümkün olmuyor. Sırf çevrimyazı metin ortalama bir dikkatle okunduğunda bile ‘acaba?’ dedirtecek birçok kelime çıkıyor karşımıza. Bunların altını çizdiğinizde sayfalar acabalarla doluyor. Tıpkıbasımı okunabilenlerde yaptığımız karşılaştırma sonucu ise karşımıza vahim okuma yanlışları çıkıyor. İlk olarak Şah Hatayî’ye ait nefeslerde hemen anlaşılabilecek okuma yanlışlarının yoğun olduğu VI. Nefesi ele alabiliriz. Bu nefesin tıpkıbasımı nispeten okunaklı basıldığı için bir karşılaştırma mümkündür. Nefesin ikinci dörtlüğünde yer alan “Müsahip evine daima sırdan” biçiminde geçen dizedeki “evine” kelimesi son derece su götürür; dizenin son kelimesi ise “seyreden” biçiminde de okunabilir gözüküyor. Acaba Yatağanoğlu bu nefesin yayınlanmış Şah Hatayî Divanlarında yer alıp almadığını kontrol etti mi? Buna dair herhangi bir emarenin görünmediğini söyleyebiliriz. Böyle bir sağlay yapmak isteyen okuyucu, kitapta yer alan 68 Alevî-Bektaşî şairinin divanı yayınlanmış olanlarını, bu metinlerle karşılaştırmak zorunda kalacaktır. Ama bunun bir okuyucu için hiç de cazip bir zahmet olmadığı ortadadır. Divanı yayınlanmamış olanlar içinse yapılabilecek pek bir şey görünmüyor. Yatağanoğlu’nun eski harfli metinlerle ünsiyeti konusunda ciddi şüpheler uyandıran bu çalışmasında göze çarpan bir husus da Arapça tamlama ve kalıp ifadelerin okunuşunda gösterilen özensizlik ve başarısızlıktır. Güvenç Abdal’a ait II. Nefeste böyle bir özensizliğin tipik bir örneğini görüyoruz: Nefesin nakaratı durumundaki “Ali Allah Veli Allah” okuyuşunun eski harfli metne bakıldığında “Aliyyullah veliyyullah” biçiminde okunmasının daha doğru olacağı görülüyor. İki okuyuş arasında ne fark vardır? İlk okuyuş biçimi doğru kabul edilirse şairin Hz. Ali’ye ilâhlık nispet ettiğini düşünmemiz gerekecektir. İkinci okuyuş biçimi kabul edilirse anlam “Allah’ın Ali’si, Allah’ın velisi” biçimine dönüşecektir. Arapça kalıp ifadelerde düşülen okuma yanlışlıklarının ‘uydurma’ ve ‘tahrif’ boyutlarına ulaştığı bir örnek ise Kibirsiz Ahmed Baba’nın ilk nefesinin ilk dizesinde karşımıza çıkıyor: Burada kullanılan “Hecmetullah” tamlaması için tıpkıbasıma bakıldığında kelimenin “bihamdillah” olduğu kolayca anlaşılabiliyor. “Hecmetullah” tamlaması için boşuna sözlüklere bakılmamalıdır; çünkü bu okuyuşun uydurma olduğunu anlamak için sözlük karıştırmaya bile gerek yoktur. Velim / Veli Baba / Kul Veli mahlâslı şair(ler)in II. Nefesinde ise üçüncü dörtlüğün ilk dizesinde okunamayan kelimenin, tıpkıbasıma bakıldığında “sıdkılan” (sıdk ile) olduğu açıkça görülüyor. Bu durumda dize “Burada çekersin sıdkılan cefayı” şeklinde okunmalıydı.
Eleştirdiğimiz noktalar kitabı ilk ele aldığımızda göze çarpan hatalardır. Yatağanoğlu’nun okuyamayıp “(…)” ile geçiştirdiği her kelimenin de cönkün asıl nüshasına bakıldığında mutlaka okunabilecek kelimeler olduğunu düşünmeden edemiyoruz. Dolayısıyla söz konusu cönk neşrinin, belki dedesinin cönkünü gün ışığına çıkarma heyecanıyla yapılmış samimi ama kesinlikle özensiz ve başarısız bir çalışma olduğunu söylemek gerekiyor. Ve sormadan edemiyoruz: İnsan dedesinin cönkünü tahrif eder mi? Yusuf Turan Günaydın [Yazı, Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi’nde yşayınlanmıştır.] |
Remzi Demir adına ilk kez Gündoğan Yayınlarına ait bir kitabın arkasında yer alan tanıtım sayfalarında rastlamıştım. Burada Bursalı Mehmed Tâhir’in Osmanlı Müellifleri adlı kitabını yayıma hazırlayacak iki kişiden biri olarak gözüküyordu. Pınar Kitabevinde yazarın da bulunduğu bir sohbet ortamında bu durum kendisine hatırlatılınca, eserin payına düşen kısmını yayınevine teslim ettiği cevabını almıştık. Aradan uzun yıllar geçmesine rağmen bu yayıncılık vaadi yerine gelmedi.
2005’te gerçekleşen en güzel yayınlardan biri de söz konusu yazar Remzi Demir’e ait ‘Hikmet-i Osmaniyye’ araştırması niteliğindeki iki ciltlik bir kırkambardır: Philosophia Ottomanica / Osmanlı İmparatorluğu Döneminde Türk Felsefesi, Lotus y., 1. b., Ankara 2005, 233+240 s.
Demir’in eseri ilk bakışta (Özellikle ilk ciltte) dağınık bir görünüm arz ediyor. Sanki farklı zamanlarda kaleme alınmış makaleler bir araya getirilmiş gibi bir izlenim bırakıyor. Ama yine de konuyla ilgili yazılar öncelikle “Eski Felsefe” ve bir tür geçiş dönemi felsefesi olmak üzere iki bölüme ayrılarak sınıflandırılmıştır: Birinci cilt “Eski Felsefe” alt başlığını taşıyor. Bu ciltte Osmanlı döneminin önemli simaları ve tasavvufî-felsefî mirasları ele alınıyor. Dâvûd-ı Kayserî, Ahmedî, Şeyh Bedreddîn-i Simâvî, Molla Lütfî, Fuzûlî, Taşköprülüzade, Nev’î Efendi, Gülşehrî, Kaygusuz Abdal, Ali Kuşçu, Şeyhoğlu, Kınalızâde, Muhyî-i Gülşenî, Birgivî, Hasan Kâfî el-Akhisârî, Bergamalı Kadrî gibi isimler ortaya koydukları düşünce ve eserleriyle kitapta resmigeçit yapıyorlar. Ayrıca, Osmanlı’nın ‘Eski Felsefe’ döneminde yetişmiş düşünürler üzerinde Gazâlî, İbn-i Arabî, Fârâbî ve İbn-i Haldûn’un etkilerinin müstakil başlıklar açılarak inceleniyor olması yukarıda üzerinde durulan şahsiyetlerin fikrî arkaplânlarını kavramada okuyucuya büyük ölçüde yardımcı olacaktır.
Kitapta dikkat çeken bir hususun da altını çizmek gerekir: Remzi Demir’in ele aldığı şahsiyetlerin çoğu sûfî kişiliği olan bilim-düşünce adamlarıdır. Sadece bu görüntü bile Hikmet-i Osmâniyye’nin tasavvufî bir ağırlık taşıdığını söylemek için yeterlidir. Bu hususu yazar da vurguluyor zaten:
“Her mutasavvıf (…), aslında bir filozoftur; bir filozof gibi düşünür ve bir filozof gibi yaşar, bu nedenle “tasavvuf”, aslında Philosophia Ottomanica’nin [veya daha genel bir bakışla Philosophia Turcica’nın] ruhudur ve bu yüzden Türk Tasavvuf Tarihine yönelik araştırmalar, bu bağlantı temele alınarak yürütülmelidir.” (s. 99)
Ne var ki yazarın tasavvufu bütünüyle “Yeni Platonculuk’un İslâmî bir türevi” olarak nitelemesi, buna bağlı olarak da Kur’ân’daki Allah-âlem, Allah-insan ilişkisinden oldukça farklı bir ontolojik ve epistemolojik bir zemin üzerine oturtulduğunu düşünmesi, tartışılabilir bir husustur. Bu düşünce İslâm tasavvufunun bütünü hakkında değil, İbn-i Arabî etkisinde gelişen tasavvufî damar hakkında söz konusu edilmiştir. Gerçi yazar, genelde İslâm dünyasında, özeldeyse Türk dünyasında tasavvuf-şeriat “farklılıkları”nı giderecek uzlaşmacı yorumlar geliştirilerek bu sorunun aşıldığını düşünüyorsa da bu düşüncelerinin en azından tartışılabilirliği söz konusudur. Tasavvuf sadece İbn-i Arabî’den ibaret değildir; o, etkisi büyük olsa da mevcut tasavvufî damarlardan sadece biridir. Üstelik İbn-i Arabî hakkındaki ‘Yeni Platonculuk etkisinde kaldığı’ iddiası, Müslüman düşünürler tarafından yeterince irdelenmemiştir. Bu düşünce fena hâlde oryantalizm tandanslıdır.
Bu tavzihten sonra, Demir’in Osmanlı sûfî-düşünürlerini değerlendirirken hangi zemine bastığı belirginleşmiş olmalıdır. Bu belirginliği yazarın Şeyh Bedreddîn’i incelerken dile getirdiği görüşlerde apaçık görüyoruz. Bugüne kadar Şeyh Bedreddin hakkındaki araştırmaların bu âlim-sûfînin düşünce dünyasını yeterince aydınlatamadığını söylüyorsa da ilerleyen paragraflarda kendisi de daha önceki araştırmacıların düştüğü tuzaklara düşmekten kurtulamıyor. Bu noktada Şeyh Bedreddin’i “dinler-üstü bir düşünür” olarak görmesi abartıya varan bir değerlendirme sürçmesidir. Bu hususta Baki Yaşa Altınok’un kaleme aldığı Şeyh Bedreddin ve Varidât (Oba Kitabevi y., Ankara 2005) adlı eserde Bedreddin hakkındaki neredeyse bütün görüşler ifrattan ve tefritten uzak bir yaklaşımla ele alınmış, ayrıca Şeyh’in İslâm hukukçusu kimliği hakkında önemli vurgular yapılmıştır. Demir de kendisinden öncekilerin yaptığı gibi sadece Vâridât’ı ele alarak Şeyh’i değerlendirme kolaylığına kaçıyor, idam edilmiş olmasına rağmen kendisinden sonra bile Osmanlı hukuk sistemini belirleyen eserlerini hiç dikkate almıyor.
Bu bakımdan eserde adı geçen zevât hakkındaki değerlendirmeleri, Şeyh Bedreddin örneğinde olduğu gibi dikkatli bir gözle süzgeçten geçirmek gerekiyor; bunun lüzumunu belirtmek zait olacaktır.
Philosophia Ottomanica’nın ikinci cildi “Eski ile Yeni Felsefe Arasında” alt başlığını taşıyor. Başta belirtmiş olmamız gerekmesine rağmen şimdi söyleyelim ki, eserin ilk cildinin önsözünde Demir, Osmanlı Felsefe Tarihini üç ana bölüme ayırıyor: İlk dönem Eski Felsefe Dönemi, ikinci dönem XVII-XVIII. yüzyıllar arasını kapsayan Eski ile Yeni Felsefe Dönemleri arasında bir “Bocalama Çağı”, üçüncü dönem ise XIX-XX. yüzyıllarda Batı felsefe geleneği çerçevesinde biçimlenmiş olan Yeni Felsefe Dönemidir. Bu durumda yazarın şu an iki ciltten oluşan çalışmasını, üçüncü dönemi ele alan bir üçüncü ciltle sürdürmesi beklenebilir. İkinci cildin alt başlığı “Eski ile Yeni Felsefe Arasında” olduğuna göre Demir çalışmasını, Osmanlı felsefe geleneğinin ilk iki dönemini ele alarak, şimdilik söz konusu ettiği üçüncü döneme kadar getirmiş bulunmaktadır.
Osmanlı felsefe geleneğinin Bocalama Çağının ele alındığı ikinci ciltte karşımıza felsefî üretimde bulunan isimler olarak Kâtib Çelebi, Hezarfen Hüseyin, Müneccimbaşı Ahmed Dede, Naîmâ, Veysî, Koçi Bey, Nâbî, Defterdar Sarı Mehmed Paşa, Saçaklızade, Mestçizade, Müstakîmzâde Süleyman Sa’deddîn, Sünbülzâde Vehbî, Yirmisekiz Mehmed Çelebi, Yanyalı Es’ad, İbrahim Müteferrika, Erzurumlu İbrahim Hakkı, Moralı Penah Süleyman, Ali Aziz, Ali Ufkî ve Dimitrie Cantemir adları çıkıyor. Böylece Osmanlı düşünce geleneğinin çok farklı özellikler gösteren iki dönemi kesin çizgilerle birbirinden ayrılıyor.
Birinci ciltte yoğunlaşan sufî kişiliklerin ikinci ciltte yani Bocalama Döneminde azalması, tasavvufun Osmanlı düşüncesine katkısının da azalması anlamına geliyor mu? Doğrusunu söylemek gerekirse, ikinci dönemde adları anılan sufî kişiliklerin diğer adlara göre daha etkili kişilikler olduğu düşünülebilir; elbette Kâtip Çelebi dışta tutulursa. O zaman bu dönemde de tasavvufun gücünü hissettirdiği söylenebilir gözüküyor. Ayrıca ilk bakışta sûfî kişilikler olarak tanınmamışlarsa da dönemin diğer birçok şahsiyetinin tasavvufla yakın ilişki içinde olduğu bir vâkıadır. Yine de söylenebilir ki, söz konusu dönemde Müstakîmzade ve Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın dışında sûfî olduğu net bir biçimde söylenebilecek başka kimsenin bulunmaması, tasavvufun o dönem için Eski Felsefe Döneminde olduğu kadar çok ve güçlü sûfî kişiliklerce temsil edilmediğini gösterir.
İkinci cildin daha plânlı olduğunu söylemeliyiz. Bu ciltte XVII. ve XVIII. yüzyıllar için iki ayrı bölüm başlığı açılmış olması ve konuların bu başlıklar altında toplanması bunu yeterince gösteriyor. Demir, XVII. yüzyılı “İbn Haldun Çağı” olarak adlandırıyor; XVIII. yüzyılı ise “Yeni Bir Uygarlığın Alacakaranlığında” bir çağ olarak nitelendiriyor.
Demir kitabında düşünce tarihimiz açısından gerçekten önemli felsefî sorunları tartışıyor. Hikmet-i Osmaniye’nin özgelişim sürecini tamamlayıp tamamlayamadığı sorunu bunlardan biridir. Yazarının bakış açısı yer yer oryantalist izler taşıyorsa da eser birinci cildinde ortaya konulan iki hedefe yeterince ulaşıyor. Bu hedefler, Osmanlı döneminde incelenmeye değer bir felsefe birikiminin oluşturulduğunu ortaya koymak ve bu birikimin bazı özgün yönlerinin bulunduğuna dikkat çekmektir.
Demir’in çalışması görsel malzemeyle desteklenmiş, dikkatli bir yazım, iplik-dikişli bir cilt, özenli sayfa düzeni ve kapak kompozisyonuyla sunulmuş okuyucuya. Bu görünümüyle de bir kırkambar olduğu izlenimini güçlendiren bir etki bırakıyor.
Eseri, özellikle tasavvuf tarihine ve düşüncesine, tasavvuf-felsefe ilişkisi sorununa ilgi duyan okuyucunun dikkatle okuması ve değerlendirmesi gerekiyor. Osmanlı dönemini felsefi üretimin hiçbir biçimde gerçekleşmediği bir dönem olarak gören kanaat sahipleri ise elbette insaf gözüyle okumalıdırlar Remzi Demir’in çalışmasını.
(Bu yazı Hece Dergisi, Mart 2007, S. 123′te yayınlınmıştır.)
İbn-i Teymiyye Yayıncılığı Üzerine
Yusuf Turan Günaydın
Türkiye’de ucundan kıyısından tanınan yazarlar vardır. Bunlardan biri de İbn-i Teymiyye [1263-1328]’dir. Uzun yıllar onu katı bir tasavvuf düşmanı olarak tanıdık. Sonra Sa’d Tıblavî’nin o ilgi çekici eseri İbn-i Teymiyye’de Tasavvuf (İnsan y., İstanbul, 1988) çıkageldi önümüze. O zamandan beri biliyoruz İbn-i Teymiyye’nin -aslında- bir tasavvuf düşmanı olmadığını. Abdülkadir-i Geylânî’nin Fütûhu’l-Gayb’ına yazdığı şerhi (Çev.: İlyas Aslan& Derya Çakır, İstanbul, 2003, 212 s.) de Gelenek Yayınevi tarafından yayınlanınca bu kanaatimiz daha bir pekişti.
İbn-i Teymiyye’nin tasavvuf düşmanı olarak tanınmasında iki önemli etken vardır şüphesiz: İlki tasavvuf çevrelerinin bu sivri dilli ve her şeyden önemlisi İbn-i Arabî (dolayısıyla vahdet-i vücûd) karşıtı/düşmanı bilgine hiç de sıcak bakmaması, hatta İbn-i Arabî’yi tekfir etmesine mukabil kendisini tekfir etmeleridir. İkincisi ise Türkiye’de mevcut tasavvuf karşıtı bir çevrenin İbn-i Teymiyye’yi tasavvuf düşmanı gösterme gayretidir. Bu iki tavır uzun bir zaman birbirini destekleyerek/besleyerek var oldu. Ta ki ilk paragrafta adlarını zikrettiğimiz iki eser yayınlanıncaya kadar.
Bir İbn-i Arabî karşıtı olarak İbn-i Teymiyye’nin özellikle iki eseri öne çıkar. Türkçeye İ. E. Dal tarafından Allah’ın Velileriyle Şeytanın Velileri Arasındaki Fark adıyla çevrilen eseri (el-Furkân Beyne Evliyâi’r-Rahmân ve Evliyâi’ş-Şeytân, İhya y., İstanbul, 1985, 214 s. Diğer basım: Birleşik y., 3. b., İstanbul, 1995, 202 s.) ile yine aynı mütercim tarafından Kulluk adıyla çevrilen eseri (Kazdal y., 1. b., İstanbul 1969,136 s.; İhya y., 2. b., İstanbul, 1985, 185 s. Diğer basım: Pınar y., İstanbul, 2002, 150 s.)’dir. Kulluk’un ilk çevirisi aynı mütercimin Abdullah Bid’adüşmanı şeklindeki müstear adıyla yayınlanmıştır. İlk baskının başlığı Allah ile Kul Arasında Vasıta ve Kulluk’tur.
Bu iki eserinde dile getirdiği vahdet-i vücûd karşıtı görüşler İbn-i Teymiyye’yi ‘tasavvuf düşmanı’ olarak nitelemeye yeter mi? Gerçi yakın zamana kadar yetmiştir de artmıştır bile. Yine de Geylânî’nin bir eserine şerh yazmasına bakarak İbn-i Teymiyye’nin bütünüyle tasavvuf düşmanı/karşıtı olduğunu söylemek ne derece doğru olacaktır? Ayrıca Tıblavî’nin eserinde dile gelen hususlar ve Türkiye’de Tasavvuf Tarihi alanının uzmanlarından olan Mustafa Kara’nın İbn-i Teymiyye’nin tasavvufa, ilk sûfîlere ve tasavvuf klâsiklerine yaklaşımını ayrıntılarıyla ortaya koyduğu makalelerine bakınca bu zatın kendine özgü bir tasavvuf anlayışına sahip bir bilgin olduğunu görürüz. Kara’nın bu makaleleri, tasavvuf tarihi alanında kaleme aldığı yazılarını toplayan Türk Tasavvuf Tarihi Araştırmaları (Dergâh y., 1. b., İstanbul 2005) adlı kitabında bulunmuyor doğal olarak. Ama Kara, kitabını Türk tasavvufuyla sınırlandırmasaydı -önceki yıllarda korsan baskı olarak bir araya getirilip bilgisayar çıktısı şeklinde basıldığını gördüğümüz- bu iki önemli makalesini de alabilirdi son eserine. Hatta Türk tasavvufunu yakından ilgilendiren bir isim olarak İbn-i Teymiyye’yle ilgili bu yazılarını yine alabilirdi belki. (Bu arada Kara’nın genel anlamda İslâm tasavvufuyla ilgili makaleleri ayrı bir kitap olacak boyuttaysa kitaplaştırılması iyi olacaktır).
Aslında İbn-i Teymiyye’nin bazı eserleri de bu tartışmaların dışında olarak düpedüz tasavvufî eserler kabul edilebilir: Ali Bolat ve Mustafa Öztürk’çe tercüme edilen Zâhir ve Bâtın İlmine Dair Bir Risâle (Risâle fî İlmi’l-Bâtın ve’z-Zâhir, Tasavvuf Dergisi, Yıl. II, Mayıs 2001, 6/265-302), Ayhan Kalaycı ve Mehmet Yılmaz tarafından tercüme edilen Kelimu’t-Tayyib/Kur’ân ve Sünnette Dua ve Zikir (Pınar y., 1. b., İstanbul, 1986, 103 s. Diğer basım: İsra K.evi y., Konya 1987, 88 s.), Muzaffer Yıldız tarafından tercüme edilen Takvâ Yolu (Pınar y., İstanbul, 1986 (3. b.: 2002), 205 s.), Salih Uçan tarafından tercüme edilen Sırat-ı Müstakim/Dosdoğru Yol (İktidâu Sırâta’l-Müstakîm li-Muhâlefeti Eshâbi’l-Cahîm, Pınar y., 3. b., İstanbul, 2001, 594 s.), Celal Yıldırım tarafından tercüme edilen İslâm Hidayeti (Dede Korkut y., İstanbul, 1969, 202 s.) gibi eserlerini bu bapta sıralayabiliriz.
İbn-i Teymiyye’nin eserlerini son yıllarda daha çok Pınar Yayınları basıyor. Ama söylemeliyiz ki bu yayınevleri yüzünden İbn-i Teymiyye’yi Türk okuyucusu bütünlüklü bir biçimde tanıyamıyor; yıllardır gerçekte öyle olmadığı hâlde tasavvuf düşmanı izlenimi bırakan eserleri basılıyor. Gelenek İbn-i Teymiyye’nin Geylânî şerhini basmasaydı, bu bilginin sadece tasavvuf karşıtı görünen eserleri basılıyor olacaktı. Bu ise okuyucunun kafasında eksik bir İbn-i Teymiyye portresi oluşturuyor. Sadece tasavvufî eserleri değil, Şîaya karşı yazdığı eserleri de Türkçeye çevrilmeyen İbn-i Teymiyye bir de bu yönüyle tanınmıyor Türkiye’de. Vahdet-i vücûda olduğu gibi Şîaya ‘Seyfü’s-Sârim’ saldıran İbn-i Teymiyye’nin bu alandaki eserleri nedense hiç tercüme edilmemiştir. Yıllarca önce Tevhid Yayınlarınca Türkçeye çevrilmeye başlanan ve yarım bırakılan İbn-i Teymiyye Külliyâtı da belki onun bu tür görüşlerini yansıttığı risalelerine gelince durmuştur kim bilir… Bazı çevrelerin bütünlüklü bir İbn-i Teymiyye portresi oluşturacak tercümelerden rahatsızlık duyabileceği açıktır Türkiye şartlarında.
Lafı uzatmadan diyebiliriz ki İbn-i Teymiyye bir tasavvuf düşmanı/karşıtı değildir; tasavvufa kendine özgü bir yaklaşımı vardır. Ama şu bir gerçektir ki vahdet-i vücûd/İbn-i Arabî düşmanı/karşıtıdır. İşi İbn-i Arabî’yi tekfire kadar vardırması da hâliyle tepki görmüş ve kendisine düşman kazandırmıştır.