İstanbul Kitapları
İstanbul Kitapları
-Bir Tasnif ve Seçme Girişimi-
Yusuf Turan Günaydın
İstanbul, kitap dolu bir şehir olduğu kadar hakkında en çok kitap yazılan şehirlerdendir de. İstanbul kitapları çok farklı biçimlerde tasnif edilebilir. Bu kitaplardan farklı kişilerce yapılacak seçmeler, burada sunduğumuz seçmeden tamamen farklı kitaplar içerebilir. İstanbul kitapları, haklarında yazılacak kısa tanıtımlarla bütünüyle tasnif edilse, bir kitap dizisi oluşabilir.
Seçmemizi tasnif ederken önce edebiyatçıların İstanbul’a dair yazdığı şehrengiz, deneme, şiir antolojisi gibi eserlerden ufak bir kısmı hakkında bazı mütalaalar yürüttük. Onları tanıtmaya çalıştık desek daha doğru olur.
Bir tasavvuf merkezi olarak İstanbul da kitaplara oldukça fazla yansımıştır. Özellikle son dönemlerde bu alandaki yayınlar artmış durumdadır. Bu tür kitaplardan bir kısmını “İstanbul’un Tasavvufî Yüzü” başlığı altında topladık.
İstanbul’a dair o kadar çok hâtırat ve seyahatnâme vardır ki, bunlar ayrı bir incelemeyle sunulabilir durumdadır. Üçüncü bölümde ele aldığımız hâtırat kitapları, tasnifimizi zorlayan bir sorun da çıkardı karşımıza: Tasavvufî hâtırat kitaplarını -Bu alanda özellikle Üsküdar’ın tasavvufî atlasını, yayınladığı hâtırat kitaplarıyla ortaya çıkartan A. Yüksel Özemre’nin yayınlarını- “İstanbul’un Tasavvufî Yüzü” bölümüne dâhil ettik. Bunların hâtırat kitaplarını bir araya getirdiğimiz bölümde verilmesi belki daha doğru olurdu. Bu sorunu, İstanbul’la ilgili genel anlamda hâtırat kitaplarını, ikinci bölümün sonuna yerleştirdiğimiz tasavvufî hâtıratların hemen peşinden vererek gidermeye çalıştık.
Eski-yeni İstanbul yaşantısını anlatan gözlem, izlenim kitaplarından yine ufak bir bölüğünü ise “Yaşamanın İstanbulcası” başlıklı dördüncü bölümde topladık. Hayat-edebiyat ilişkisini belirginleştiren bu tür kitapların ayrı bir kategori oluşturduğu görülebilir.
“Kitap Dolu İstanbul” başlıklı beşinci bölümde ise İstanbul-kitap ilişkisini konu alan, bir kısmı katalog ya da rehber kitap niteliğindeki kitapları bir araya getirdik. Burada İstanbul kitaplarını künye künye tespit eden bir kataloğun yanı sıra, İstanbul kütüphaneleri ve kitapçıları hakkında hazırlanmış el kitapçıkları tanıtılmış ve İstanbul’un daha çok eski kitapsever simalarını ele alan bir kitap üzerine durulmuştur.
İstanbul tarihi üzerine yazılan kitaplar ise elbette yine müstakil bir çalışmayı gerektirecek boyuttadır. Biz, büyük bir kısmı tercüme olan tarih kaynaklarından ulaşabildiğimiz ufak bir kısmını bu altıncı bölümde ele alıp değerlendirdik.
Çalışmamızın yedinci bölümü ise en zayıf bölümüdür. Gerçi bu çalışmada bütün bölümlerin zayıf kaldığı söylenebilir. Fakat zaten bütün İstanbul kitapları hakkında bir değerlendirme, çalışmamızın hedefi değildir. Yedinci bölümde İstanbul ve şaheserlerini konu alan görsel yönü ağırlıklı İstanbul çalışmalarından sadece dört örnek üzerine durabildik ve ‘İstanbul Lâlesi’ni de bu şehrin şaheserlerinden kabul ettik.
İşte İstanbul kitaplarından ufak bir seçme ve kendimizce bir tasnif denemesi:
Evsâf-ı İstanbul: Latîfî, Çevrimyazı: Nermin Suner (Pekin), İstanbul Fetih Cemiyeti Y., İstanbul 1977, XXXII+112+7 s. (Osm.dan).
Osmanlı şair ve tezkirecilerinden Kastamonulu Latîfî (XVI. Yüzyıl), tam adı Risâle-i Evsâf-ı İstanbul olan bu eserinde XVI. Yüzyıl İstanbul’unu her yönüyle anlatır. Bu yönüyle o yüzyılda toplum hayatını inceleyecek olanlar için önemli malzemeler sunar. Döneminin edebî diliyle kaleme alınmıştır ve şiirlerle süslü bir metindir.
Evsâf-ı İstanbul bir mukaddime ve altı fasıldan oluşmuştur. Şehrin zenginliği ve büyüklüğü, saray ve devlet teşkilâtı, başta Ayasofya olmak üzere İstanbul camileri ve medreseleri, İstanbul bedesten, çarşı, dükkân ve köşkleri, İstanbul güzelleri, meşhur semtleri yarı mensur yarı manzum bir dille anlatılmıştır.
Metinde bazı Arapça kalıp ifadeler yanlış okunduğu için düzeltilmiş bir baskısının yapılması gerekir.
Aziz İstanbul: Yahya Kemal Beyatlı, Millî Eğitim Bakanlığı Y., 3. b., İstanbul 1992, 190 s.
Bir İstanbul meftûnu olan Yahya Kemal, İstanbul’a şiirlerinde yer verdiği kadar bu şehir üzerine düzyazı metinler de kaleme almıştır. Aziz İstanbul belki de şairin İstanbul şiirlerine düşülmüş bir şerhtir.
Nihad Sami Banarlı’nın gayretleriyle bir araya getirilen bu yazı ve konferans metinlerinde Yahya Kemal’in İstanbul sevgisini bütün ayrıntılarıyla görüyoruz. Deneme tadında okunabilecek bu metinlerde İstanbul bütün görkemiyle ve elbette şairane bir duyarlıkla anlatılır.
İstanbul’a Hasret: Necip Fazıl Kısakürek, Derl. Mehmed Kısakürek, Büyük Doğu Y., 1. b., İstanbul 2005, 157 s.
Necip Fazıl İstanbul’a dair müstakil bir eser yazmamışsa da, eserlerinde İstanbul’u her fırsatta anlatmış, hâtıralarında da neredeyse bütünüyle İstanbul’daki hayatını sergilemiştir. İstanbul’a Hasret, şairin çeşitli eserlerinde yer alan deneme özelliği gösteren müteferrik parçalar bir araya getirilerek oğlu Mehmed Kısakürek tarafından hazırlanmıştır. Doğrusu Necip Fazıl’a müstakil bir İstanbul kitabı yaraşır demeliyiz. İstanbul’u Necip Fazıl’ın o doyumsuz kaleminden okumak elbette güzel bir fırsattır.
Divan Şiirinde İstanbul: Asaf Hâlet Çelebi, Hece Y., 1. b., Ankara 2002, 302 s.
Bir İstanbul çocuğu olan şair Asaf Hâlet’in yüzyıllara göre tasnif ettiği ve Divan şairlerinin şiirleriyle sınırlı antolojisi XV. Yüzyıldan ve Fâtih Sultan Mehmed’in bir şiiriyle başlıyor. XIX. Yüzyılın sonlarına kadar devam eden antolojide tanınmış, tanınmamış birçok şairin İstanbul’a dair şiirleri yer alıyor.
Hece Yayınları Çelebi’nin uzun bir süredir baskısı bulunmayan bu eserinin yeni basımını yapmakla İstanbul kitaplığına önemli bir katkıda bulunmuş oldu.
İstanbul’a Dâir: Nihad Sâmi Banarlı, Kubbealtı Neşr., İstanbul 1986, 208 s.
Yahya Kemal’in izinde bir İstanbul ve İstanbul Türkçesi sevdalısı olan Banarlı’nın da İstanbul yazıları bir kitapta toplanmıştır. Bu eser de iyi işlenmiş diliyle İstanbul denemeleri ihtiva eden kitaplar içinde ayrıcalıklı bir yere sahiptir.
Banarlı’nın kitapta yer alan ve Kubbealtı Vakfı ilgililerince bir araya getirilen yazıları beş bölümde tasnif edilmiş. İlk bölümde İstanbul hasreti, ikinci bölümde Fetih ve Fâtih, üçüncü bölümde İstanbul’a mimarî yönünden yaklaşım, dördüncü bölümde belediye terbiyesi açısından İstanbul ve beşinci bölümde İstanbul halkı üzerine gözlem yazıları yer alıyor.
Şair, Edip ve Tarihci Kalemiyle İstanbul: Haz. Nebil Fazıl Alsan, Büyük İstanbul Derneği Y., İstanbul 1973, 261+2 s.
İstanbul üzerine yazılmış düzyazılardan bir seçmedir bu eser. Tarihte, edebiyatta, şiirde İstanbul’un yanı sıra anıtlarıyla, âdet ve gelenekleriyle, semtleriyle ve bugünkü hâliyle İstanbul, kitapta derlenen yazılarda pırıldıyor.
Kitapta yazıları iktibas edilen yazarlar Şemsettin Kutlu, Falih Rıfkı Atay, Sadri Ertem, A. Süheyl Ünver, Refik Halid Karay, Tarık Buğra, Ragıp Şevki Yeşim, Lütfü Arif Kenber, Zahir Güvemli, Necdet Salih Kurdakul, Ahmet Refik, Hikmet Şinasi Özol, İsmail Habip Sevük, Haluk Y. Şehsuvaroğlu, İ. Alaettin Gövsa, B. Rahmi Eyüboğlu, Nâzım Yücel, Sermet Muhtar Alus, İbrahim Hakkı Konyalı, W. Schütte, Fethi Varal, [E. E.] Talu, Nurullah Bilgin, Eşref Şefik, Fikret Arıt, Tahsin Öz, Selim Nüzhet Gerçek, Kadircan Kaflı, Selâmi Münir Yurdatap, Necmettin Kasımoğlu ve Hasan Gazeteci’dir. Eserde ayrıca ufak bir İstanbul şiirleri seçmesi de yer alıyor.
Fotoğraf, çizgi ve eski İstanbul gravürleriyle süslü kitapta bugün artık adları unutulmaya yüz tutmuş bir zamanların kalem erbabını bir arada buluyoruz.
Türk Şiirinde Fâtih Sultan Mehmet ve İstanbul’un Fethi: Nurullah Çetin, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Y., İstanbul 2005, 240 s.
Cumhuriyet dönemi Türk şiirinde Fâtih ve Fetih konulu şiirler, daha önceki yüzyıllara nazaran çok daha fazla yazılmıştır. Bunu apayan gösteren çalışmalardan biri de Nurullah Çetin’in bu çalışmasıdır. Tanzimat’tan Cumhuriyet’e kadarki dönemde dokuz şairin konuyla ilgili şiiri tespit edilmişken, Cumhuriyet döneminde bu sayının Tanzimat sonrasıyla kıyaslanamayacak oranda arttığı görülür. Tanzimat öncesinde ise şairlerin bu konuya neredeyse hiç ilgi göstermedikleri söylenebilir.
Çetin’in çalışması Cumhuriyet dönemi şairlerinin konuyla ilgili şiirlerini derlemesi açısından en geniş kaynaktır denilebilir. Araştırmacı, ayrıca İstanbul’un fethi konulu destanları da son bir bölümde toplamış.
Şiirlerle İstanbul: Kemal Özer, Toroslu Kitaplığı Y., 1. b., İstanbul 2006, VIII+144 s.
İstanbul şiirlerini toplayan antoloji tarzı birçok çalışma yapılmıştır. Kemal Özer’in çalışması da bunlardan biridir.
Özer, adı “İstanbul” olan şiirleri ilk grupta toplamış. Daha sonra bir semtine veya sokağına yazılmış şiirleri bir araya getirmiş. Bir anıtına veya alanına yazılmış şiirleri üçüncü grupta cem ederek bir anış veya sesleniş biçimindeki şiirleri, bir duygulanış veya İstanbul türküsü adını taşıyan şiirleri, bir kavga veya bir sorgu şiiri olarak İstanbul’u merkeze alan şiirleri ayrı ayrı gruplandırmış.
Nedense Necip Fazıl ve Hüsrev Hatemi gibi bir kısım şairlerin İstanbul konulu şiirleri görmezden gelinmiş. Bu, sadece Özer’in değil, diğer İstanbul şiiri antolojilerinin de sorunudur.
Hayal Şehir / Şiirlerde Üsküdar: Haz. Kemal Kahraman – Seyfettin Ünlü, Üsküdar Araştırmaları Merkezi Y., 1. b., İstanbul 2003 (2. b., İstanbul 2004), 263 s.
İstanbul şiirlerini cem eden müstakil antolojilerinin yanı sıra sadece bir semtini konu alan şiirlerle dolu bir kitap; bir Üsküdar şiirleri antolojisi, gerçekten güzel bir yayıncılık sürprizi sayılmalıdır.
Hayal Şehir gözden geçirildiğinde başta Yahya Kemal olmak üzere birçok şairin yazdığı İstanbul şiirinin Üsküdar’ı terennüm ettiği görülüyor. Çengelköy, Çamlıca, İcadiye, Karacaahmet, Barbaros Meydanı, Kızkulesi, Küçüksu, Salacak, Kuzguncuk konulu şiirlerin tümü Üsküdar şiiridir aynı zamanda. Ama Hayal Şehir bize, başlığında Üsküdar’ı ad olarak taşıyan onlarca şiir daha sunuyor.
Kitabın özenli ve sade sayfa düzeni, şair fotoğraflarının sayfalardaki göz dolduran konumu ile övgüyü hak ediyor Hayal Şehir. İstanbul deyince Üsküdar’ın önemi de böylece daha bir tebellür etmiş oluyor.
Yazgım İstanbul: Jaime Marchán, Çev. Yıldız Ersoy Canpolat, T.C. Kültür Bakanlığı Y., 1. b., Ankara 2001, VII+344 s. (İsp.dan).
Ekvadorlu yazar Marchán’ın romanıdır Yazgım İstanbul. Kitabında aşk, polisiye ve tarih gibi roman temalarını bir arada kullanan Marchán, İstanbul’u çok iyi tanıyor. Romanın konusu 1990’lı yılların İstanbul’unda geçiyor. Kurgusu alışılageldik romanlardan farklılık arz eden kitap, her biri kendi içinde bölümcüklere ayrılan sekiz bölümden oluşuyor.
Eserin jenerik sayfalarında Jaime Marchán’ın doyurucu bir biyografisini bulamıyorsak da, arka kapakta müterciminin, doğum tarihi belirtilmeden yazılmış bir biyografisini buluyor ve buna da şükrediyoruz.
Yenikapı Mevlevîhânesi: İhtifalci Mehmed Ziya Bey, Çevrimyazı: Murat A. Karavelioğlu, Ataç Y., İstanbul, 2005, 261+16 s.
İstanbul tasavvufunun Mevlevî yüzünü yansıtan çalışmalardan biridir Yenikapı Mevlevîhânesi. Söz konusu mevlevîhâne İstanbul mevlevîhâneleri arasında önemli ve tanınmış bir şubedir.
Erken yaşlardan itibaren Mevlevî bir çevrede yetişmiş olan M. Ziya Bey (1871-1930) bir tasavvuf, sanat ve eğitim kurumu olarak Yenikapı Mevlevîhânesini etraflıca tanıtıyor. İlk kez 1913’te İstanbul’da basılmış olan eserin önce Tercüman 1001 Temel Eser dizisinden sadeleştirilmiş bir baskısı neşredilmiştir (Sad. Yavuz Senemoğlu, İstanbul, T.siz). Yukarıda künyesini verdiğimiz çalışma ise eserin dilini koruyarak yapılmış bir aktarmadır. Kitap, İstanbul’un tasavvuf tarihini; bir mevlevîhânenin tarihçesini ortaya koymadaki rolü açısından önemlidir.
Galata Mevlevîhânesi: Server Dayıoğlu, Yeni Avrasya Y., Ankara, 2003, 191 s.
Divan Edebiyatı Müzesi’ne dönüştürülen bu Mevlevîhâne, İstanbul Mevlevîhâneleri içinde en önemlilerinden biridir. Dayıoğlu’nun eserinde mevlevîhânenin tarihçesi, burada görev yapan şeyhler, külliye olarak Galata Mevlevîhânesi ve müzeye dönüştürülmesi gibi konular etraflıca işleniyor.
İstanbul’dan çeşitli bölgelere Mevlevîliğin etkisini yayan bir merkez olarak Galata Mevlevîhanesi üzerinde bu tür bir çalışmanın yapılmış olması kayda değerdir.
Kelâmî Dergâhından Hatıralar (İstanbul-1925): Carl Vett, Çev.: Ethem Cebecioğlu, Muradiye Kültür Vakfı Y., Ankara, 1993, 256 s. (İng.den: Derwish Diary).
Danimarkalı bir sosyal bilimci olduğu, ruh bilim alanında derinleşmeye çalıştığı dışında hakkında çok fazla bir bilgiye sahip olmadığımız Carl Vett, 1925’te İstanbul’a gelmiş ve İslâm tasavvufunu incelemiştir. Tekkeler daha kapatılmadığı için bu konuda rahat hareket edebilmiş ve Mahmud Muhtar Paşa aracılığıyla Muhammed Esad Erbilî ile tanıştırılmıştır. Bu zatın görevli olduğu Kelamî Dergâhında on beş gün kalmıştır.
İşte Kelamî Dergâhından Hatıralar, bu on beş gün içinde tutulan hatırattır. Özgün dili Dancadır ve 1935’te basılmıştır. Eser, Almancaya ve 1953’te de İngilizceye tercüme edilmiştir.
Eserin 2004’te mütercim Prof. Cebecioğlu tarafından yenilenmiş bir baskısı yapıldı (Dervişler Arasında İki Hafta / Danimarkalı Parapsikoloğun 1925 Yılında İstanbul’daki Kelâmî Dergâhı’nda Başından Geçen Son Derece İlginç Olaylar; Kaknüs Y.) ve ayrıca yeni bir tercümesi daha yayınlandı (Tekke Günlüğü, Çev. Ercüment Asil-Haşim Koç, Elest Y., 1. b., İstanbul 2004, 224 s.).
XVI.-XVIII. Asırlarda İstanbul Velîleri ve Delileri: Enfî Hasan Hulûs Halvetî, Haz. Mustafa Tatcı-Musa Yıldız, MVT Y., 1. b., İstanbul, 2007, 179+98 s.
Halvetîliğin en önemli faaliyet alanlarının başında İstanbul gelir diyebiliriz. İstanbul Halvetî çevrelerinin telif birikimini son yıllarda özellikle Mustafa Tatcı ortaya koymaya çalıştı. Enfî Hasan Hulûs (1660 sonrası-1724) da İstanbul’da doğmuş ve yaşamış bir Halvetî büyüğüdür. Tezkiretü’l-Müteahhirîn adını taşıyan eserinde; hazırlayanların isabetle başlığa çıkardıkları gibi XVI.-XVIII. asırlar arasında İstanbul’da yaşamış birçok velî ve deliyi ele alıyor.
Tezkire’de söz konusu yüzyılların, bugün de tanıdığımız simaları yanında hiç tanımadığımız birçok siması yer alıyor. İstanbul delilerinden veya meczuplarından birçok ismin yer aldığı kitap, bu yönüyle dikkat çekicidir. İstanbul meczupları günümüzde de ilgi çeken bir konudur. Salih Saim Unar’ın Üsküdar adlı eserinde ve Ahmed Yüksel Özemre’nin hatırat kitaplarında da bu tür zevattan günümüze yakın bir dönemde yaşamış simalar yer almaktadır. Delileri velî kabul eden bir anlayışın yakın zamanlara kadar hakim olduğu ülkemizde konunun ilgi görmesi şaşırtıcı değildir.
Çağdaş İstanbul’da Sufi Kadınlar: Catharina Raudvere, Çev.: Damla Acar, Kitap Y., 1. b., İstanbul, 2003, 271 s.
İstanbul İsveç Araştırma Enstitüsü’nün desteklediği bu araştırma videoya çekilmiş bir zikir ayinini tesadüfen izleyen, bu arada tekkenin balkon kısmında “(…) ayine daha ölçülü hareketlerle katılan kadınlar” (s. 10) gözüne ilişen, yüzleri görülemeyip sadece siluetleri belli olan bu kadınları merak eden, sufilik hakkındaki bilgisi Annemarie Schimmel’in edebî yaklaşımlarıyla sınırlı bir araştırmacı tarafından kotarılmıştır. “(…) muhafazakâr bir çevrede kadın eylemciliğinin meşruiyet kazanması”nı incelemeyi hedefleyen bir çalışmadır.
Konu edilen tasavvufî çevre Gönenli Mehmet Efendi adına kurulmuş bir vakfın etrafında Fatih’te oluşmuş bir çevredir. Gerçi Türkiye’de Gönenli Mehmet Efendi bir sufi olarak değil bir vaiz olarak tanınır. Bu sebeple çalışma Gönenli’nin sufi tarafını ortaya koyması açısından ilgi çekicidir. Raudvere’in; “Vakfın rakiplerine göre, bağımsız bir vaiz olmasından dolayı hocanın mürşidliği sorgulanmalıydı. Fatih gibi her şeye çok dikkat edilen bir bölgede onun iyi bir hoca olduğunu iddia etmek başka bir şeydir, batıni öğretilerin kaynağı olduğunu söylemek ise bambaşkadır.” (s. 153-154) gibisinden dikkatlerine rastlamak ise şaşırtıcı sayılabilir.
Araştırma, İstanbul’un tarih ve tasavvuf odağı durumundaki semtlerinden Fatih’te dindar bir çevrenin dinî, siyasî ve toplumsal tepkilerini inceliyor aslında. Bu arada Türkiye’de sufi çevrelerle resmî çevreler arasındaki bir tür çatışmalı geçimi de belirginleştiriyor. Dindar olmayan çevrelerin bu tür dinî oluşumlar hakkındaki yorum ve gözlemlerini de aktarıyor.
Tasavvufun İstanbul’da XX. yüzyıldaki veçhesi üzerine ilgi çekici gözlemlerin yanı sıra Gönenli Mehmet Efendi’yi bir sufi önderi olarak öne çıkarması önemlidir.
Eyüp’te Türbeler: Yıldız Demiriz, Kültür Bakanlığı Y., 1. b., Ankara, 1989, VII+88 s.
İstanbul’un tasavvufî yüzünü sanat tarihi açısından belirginleştiren eser, şehrin İslâm ve tasavvuf tarihi açısından en önemli semtlerinden olan Eyüp’teki mimarî mirasın görsel-bilimsel bir çetelesidir. Çalışmasına yazdığı ön sözde Prof. Demiriz, konunun önemini şöyle vurguluyor:
“Adını taşıdığı Eyyup el Ensari’nin hatırasını ayakta tutan Eyüp ilçesi, İstanbul’un, son yıllarda Haliç çevresinde yapılan çalışmalarla büyük değişikliklere uğrayan bir bölgesidir. Haliç sahillerindeki yapıların istimlaki ve yıkılması, park haline getirilen sahil şeridi, açılan yeni yollar, fabrikaların kaldırılması… Bu değişikliklerle birlikte ilçedeki yapıların çevreleri de yeniden tanzim edilmekte, çevrelerinin açılması, yol seviyesinin değişmesi gibi durumlarla çehreleri değişmekte. Birçoğu saklandıkları köşeden gözler önüne çıkarken, bazıları alıştığı muhitten uzaklaştığı için yalnızlık çeken insanlar gibi anlamlarını kaybetmiş gibi. Daha önce yapılan yayınlar da bu yüzden yetersiz kalmaya başlamış.” (s. V)
Eser, mimarî tarihi ve bilgisiyle birlikte tasavvuf tarihi bilgisi de ihtiva ediyor. Eyüp’te medfun zevatın listesi de çalışmanın kapsam ve önemini gözler önüne seriyor. Türbelerin Katalogu bölümü ise kitabın ana damarını oluşturuyor (s. 12-87).
Üsküdar, İstanbul’u İstanbul yapan müstakil bir kıtadır. Ahmed Yüksel Özemre’nin Üsküdar’ı anlattığı hatırat kitaplarının âdeta bir dizi teşkil etmesi, Üsküdar’ın bu tür kitaplara kaynaklık etme potansiyeli açısından hiç de şaşırtıcı değildir.
Üsküdar’da Bir Attar Dükkânı (Kubbealtı Neşr., 2. b., İstanbul, 1997, 128 s.) ile başlayan bu dizi en son Galatasaray Hatıraları (2007) ile devam etti. Yayınlandıktan sonra Üsküdar’la özdeşleşen attar dükkanı etrafında kümelenen tasavvuf, edebiyat ve geleneksel sanatlarla ilgilenen bir çevrenin anlatıldığı dizinin bu ilk kitabı, yayınlandığı yıl hâtırat dalında Türkiye Yazarlar Birliği ödülü almıştı.
Özemre hatıralarında Üsküdar ölçeğinde de olsa İstanbul’un çok yakın zamanlara kadar direnen, hayatiyetini sürdüren tasavvufî yüzünü yansıtıyor. İlk hatırat kitabından itibaren adlarına rastladığımız İstanbullu üç sufi şahsiyeti ayrı bir kitapta ele aldı Özemre: Üsküdar’ın Üç Sırlı’sı (Kubbealtı Neşr., 1. b., İstanbul, 2004, 112 s.) künyeli kitabında Hafız Eşref Ede, Nâfiz Uncu ve Turgut Çulpan’ı sırlı yönleriyle tanıtıyor. Kitabın ek bölümünde ise son dönem Hamzavî-Melâmî önderlerinden Abdülkadir Belhî bir hatıralar halesi içinde anlatılıyor.
Geçmiş Zaman Olur ki… (Kubbealtı, 1. b., İstanbul, 1998, 247 s.), Portreler Hâtıralar (Kubbealtı, 1. b., İstanbul, 2001, 355 s.) ve Üsküdar, Ah Üsküdar! (Kaknüs Y., 1. b., İstanbul, 2002) adlı eserleriyle de İstanbul’un kaybolan, bugün artık tatma imkânı bulamayacağımız taraflarını anlattı.
Kitaplarında Osmanlı Türkçesinin söyleyiş özelliklerini Latin alfabesinin imkanlarından yararlanarak yazıya yansıtan Özemre’nin bu dikkati, anlattığı dünyayla büyük bir uyum sergiliyor. Hatıralarında İstanbul kadar İstanbul Türkçesini de bütün görkemiyle yansımış buluyoruz. Bizim nesilde oldukça uzak bir geçmişte yaşamış izlenimi bırakan Necmeddin Özbekkangay, Necmeddin Okyay, Eşref Ede, hatta Abdülbaki Gölpınarlı gibi simaları bir attar dükkanında tanımış; dinlemiş ve izlemiş olması Özemre’nin hatıralarını son dönem tasavvuf tarihi açısından ilgi çekici kılıyor.
İstanbul içinde Üsküdar’ın yerini belirginleştiren, daha bir görünür kılan Özemre’nin hatırat kitapları özenli bir dille, dakik bir dikkatle ilgi çekici bir evreni okuyucuya ulaştırıyor. Söz ettiği kişiliklerin doğum ve ölmüşlerse ölüm tarihlerini kaydetmeye özel bir dikkat sarf eden Özemre, biyografi çalışacak araştırmacılar için önemli bu ayrıntıyı es geçmemesiyle de takdire şayan bir tavır ortaya koyuyor.
İstanbul’un tasavvufî yüzünü yansıtan kitaplardan bir kısmı hâtırattır. Bu sebeple Carl Vett ve A. Yüksel Özemre’nin hâtırat türü eserlerini bu bölümde değil yukarıdaki bölümde verdik.
Topkapı Sarayında Yaşam: Ali Ufkî Bey [Albertus Bobovius], Çev. Ali Berktay, Kitap Y., 1. b., İstanbul, 2002, 126 s.
Musikî alanındaki Mecmûa-i Saz ü Söz adlı eseriyle tanındı Ali Ufkî Bey. Ukraynalı bir Leh ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Ali Ufkî’nin ömrünün son yılları hakkında pek bir şey bilinmez. Kesin olmamakla birlikte 1685’te ölmüştür.
18 yaşlarında bir esir olarak İstanbul’a götürüldü ve orada Müslüman oldu. 19 yıl kaldığı Topkapı Sarayı’nda Enderun’da eğitildi. Türk Musikîsi ve dolayısıyla çalgılarıyla tanıştı; hânende ve santurcubaşı oldu. Enderun hâtıralarını kaleme aldı.
Ne yazık ki Ufkî’nin bu hâtıratını 1685’te ele geçiren Fransa’nın İstanbul elçisi Pierre de Girardin kendine mal etmiş ve metne müdahale ederek bir tür rapora dönüştürmüş ve Fransa’ya göndermiştir. Biz bu hâtıratı Girardin’in tahrif ettiği biçiminden okumak zorundayız bugün; eseri Türkçeye tercüme ettirip bastıran yayıncının haklı olarak belirttiği gibi “(…) metinde biri Ali Ufki’ye, diğeri Girardin’e ait iki “ses” duyulmaktadır.” Okur, yayıncının umduğu gibi bu sesleri kolaylıkla ayırt edebilecek ve Girardin’in “genellikle art niyetli yorumları”nı Ali Ufkî’ye mal etmekten kendini koruyabilecek midir, bilemeyiz.
Eser, Enderun’da yetişmiş mühtedî bir şahsiyetin Topkapı Sarayı hakkında içerinden verdiği ayrıntılar açısından elbette çok önemlidir. O zamana kadar iç düzeni hakkında pek bilgi sahibi olunamayan Enderun hakkında birinci elden bilgi veriyor oluşu bu önemi daha bir belirginleştirir. Ali Ufkî’nin aynı zamanda İncil’i Türkçeye ilk tercüme eden, İstanbul’a gelip giden Antoine Galland, Jean-Baptiste Tavernier, dönemin İngiltere Sefiri Thomas Smith gibi birçok Avrupalı elçi, seyyah, tüccar, doğubilimci ve misyonerle iletişim içinde bir kişilik oluşu dikkat çekicidir.
İstanbul (1874): Edmondo de Amicis, Türk Tarih Kurumu Y., Çev. Beynun Akyavaş, Ankara 1993, IX+399 s. (Fr.dan: Costantinopoli).
Çocuk Kalbi adlı eseriyle ünlü İtalyan edibi Edmondo de Amicis (1846-1908)’in İstanbul’u bir seyahatnâmedir.
Yazar İstanbul’a geldiğinde 28 yaşındadır ve Türkler hakkında bazı önyargılara sahiptir. Seyahatnâmesinin ara başlıkları arasında İstanbul’un semtleri ve görülmesi gerekli yerleri büyük bir yekûn tutar. 19. yüzyıl İstanbul’unda kıyafetler, kuşlar, köpekler, haremağaları, askerler, gece hayatı, İstanbul Rum, Yahudi, Ermeni ve İtalyanları, Türk kadınları, surlar, camiler, sarnıçlar, türbeler ve dervişler resmigeçit yapmaktadır bu seyahatnâmede.
Bir Mevlevî tekkesinde izlediği sema ayinine dair anlattıkları çok ilgi çekicidir; vecd ile kendinden geçmiş dervişler yerine “(…) sanatını tam bir kayıtsızlıkla icra eden pek kıvrak, yorulmak nedir bilmez raksçılar” (s. 362) görmüş olmaktan yakınır.
İstanbul gravürleriyle bezeli kitabın bir diğer baskısı Kültür Bakanlığınca yapılmıştır. Mütercim Akyavaş, eseri İtalyanca aslından değil, Fransızca tercümesinden çevirmiş, fakat İtalyanca aslını da göz önünde bulundurmuştur.
İstanbul’da Bir Sene: Mehmed Tevfik, Yay. Haz. Nuri Akbayar, İletişim Y., İstanbul 1987, 131 s.
Çaylak gazetesiyle adını duyurduğu için Çaylak Tevfik adıyla tanınan Mehmed Tevfik (1843-1893) folklor derlemeleriyle ünlü bir yazardır. İstanbul’da Bir Sene’de İstanbul halkının “âdât ve ahlâkı, kadîme-i milliyesi”nin “eğlence kısmına ait” folklorik değerlerini cem etmiştir.
Mehmed Tevfik’in bu çalışması folklorik malzemeyi derlemekle birlikte bizzat gözlemlerine dayandığı için hâtırat değeri de taşır: Kadınların kış gecelerinde anlattığı “tandırbaşı” hikâyeleri ile başlayan kitap helva sohbeti ve mahalle kahveleriyle sürer. M. Tevfik helva sohbetinin kış gecelerine ve daha çok zengin ve sefahat âlemlerine düşkün ahaliye özgü bir eğlence biçimi olduğunu vurgular. Yüzük oyunu, işkil, lep, değirmen oyunu, tura, hayındım gecesi hâfız gibi birtakım oyunlardan mürekkeptir helva sohbeti.
İstanbul’un bir “encümen-i zürefâ” olan mahalle kahveleri, Kâğıthâne mesîresi eğlenceleri, Ramazan gecelerine ait eğlenceler ve bu eğlencelere dair folklorik metinler, bu kitap aracılığıyla yaşamayı sürdürüyor belki de.
İletişim Yayınlarından çıkan kitap Tarih ve Toplum dergisinin eki olarak da yayınlandı. Bu basımda göze çarpan bazı okuma yanlışlarına rağmen sadeleştirilmeden yayınlanmış olması takdire şayandır.
Salih Saim Unar (1867-1965), daha çok tasavvufî terâcim-i ahvâl türü eser yazmış, İstanbul; bilhassa Üsküdar âşığı bir yazardır. Müellif, künyesini verdiğimiz eserine yazdığı girişte Üsküdar’a olan bağlılığını ve sevgisini uzun uzun dile getirmektedir. Sadece Üsküdar kelimesini bile latif, gönül okşayan ve kibar bir isim olarak niteleyen Salih Saim, Üsküdar’la irtibatını da şu cümlelerle açıklar:
“Doğma büyüme Kabataş-Gümüşsuyulu olduğum hâlde, kader, beni senelerden sonra, Üsküdar’a sevketti. Ve (1310) Rumî senesinde burada teehhül ettim ki, 45-50 senelik ikametim, bugün beni herhalde Üsküdar’ın yerlilerinden telâkki ettirebilir.” (s. 6)
“İstanbul’un bu gözbebeği beldesinin aslında ne kadar mahviyetkâr ise o kadar da kıymetli ve cazibeli, dikkat çekici” olduğunu söyleyen Salih Saim, Üsküdar’a olan hayranlığını şöyle dile getirmektedir:
“Hakikat, herkes, hemen bütün İstanbul halkı, -umum ve husus ifade eden tatlı bir ifade ile- Üsküdar’a bayılır…
Her gün, oraya binlerce ve on binlerce yolcu çıkaran Şirket vapurları bile, elinden gelse, bu mübarek şehri her def’a-i rüyet ve ziyaretinde bayrakla, düdükle selâmlamak ister.
Üsküdarımızda, zikre şayan neler ve neler vardır. Bir kerre ve evvel-i emirde Mihrümahların, Gülnuşların, Kösemlerin ve hemen hepsinin sevgili ve mübarek anneleri olan Atîk Nurbânûların ve muhteşem Selimiye’nin çifte ve tek minareli selâtin camileri, o canım abidât-ı mübareke hürmetle, takdisle celb-i enzar eder.
Acaba diyorum, eski bir şair-i hassas, şu cân-istinâs beytini Üsküdar’ın maneviyetine hitap ederek mi söylemiş?
Misâl-i Kâbe, eyâ nûr-i dîde-i uşşâk;
Gören cemâlini müştâk, görmeyen müştâk.
Evet, Üsküdar, âşıklara bir kıblegâh, müştâklara bir Kâbetullahtır.
Cenab-ı Hak, bu dünya cennetini, İstanbul’un bu yegâne ziyneti, bu Türk belde-i mümtaz ü şerefmedârını diğer kardeşleriyle, kardeş memleketleriyle beraber, bizlere medar-ı fahr ü imtiyaz ve masûn-i âfat ü âraz buyursun…” (s. 3-4).
Unar’ın eseri, Üsküdar’ın bugün belki de örneği kalmamış deli mi veli mi olduğu anlaşılamayan bir kısım simalarını günümüze ulaştırması açısından önemli, ama gözden kaçmış bir kitapçıktır.
İhtiyar Bir Gazetecinin Eski İstanbul Hatıraları: Ahmet Cemaleddin Saraçoğlu, Haz. İsmail Dervişoğlu, Kitabevi Y., İstanbul 2005, XIV+256 s.
Basılmış 6 adet kitabı bulunan Ahmet Cemaleddin Saraçoğlu (1893-1972), dergilerde yayınlanmış fakat kitaplaşmamış hâtırat türü yazılarının da kitaplaşmasıyla ölümünden 33 yıl sonra kitap verimini artırmış oldu.
1918’den ölümüne kadar sürekli gazetecilik ve dolayısıyla yazı hayatının içinde bulunan Saraçoğlu’nun detaylı biyografisini kitabı yayına hazırlayan İsmail Dervişoğlu’nun kaleminden okuyoruz. Saraçoğlu’nun biyografisi kolayca ulaşabileceğimiz ansiklopedik kaynaklara girmediği için kitabın baş tarafında biyografi bölümünün yer alması elbette isabetli olmuştur.
Dervişoğlu, kitabı Saraçoğlu’nun Tarih Konuşuyor ve Yirminci Asır dergilerinde 1953-1967 yılları arasında yayınlanan hâtırat türü yazılarından derlemiş. Fakat giriş bölümünden anlaşıldığı kadarıyla Saraçoğlu’nun derlendiğinde kitap boyutuna ulaşabilecek daha birçok yazısı vardır.
Değinmemiz gereken bir nokta da Saraçoğlu’nun hâtıralarını kaleme alırken gözettiği bir husustur. “(…) geçmişe ve eskiye körü körüne hayran; yeniliklerin şuursuz yericisi, dar görüşlü bir ihtiyar da değilim.” (s. 1) diyerek daha hâtıralarının başında bir vurguya rastlıyoruz ve aynı konuya hâtıralarının bir bölümünde yeniden dönüyor. Bu durumda yazarın kaybolanı kaydetme bilinciyle yazdığını söyleyebiliriz.
Kitapta yer alan hâtıralar 19. yüzyılın sonlarıyla 20. yüzyılın başlarındaki İstanbul’u resmetmektedir. Yazarın tam bir İstanbul çocuğu olduğunu söylemeliyiz. Kitaba dercedilen ilk bölümde yazar çocukluk yıllarına ağırlık vererek biyografisine dair bilgiler sunuyor. Bugünün gençleri ve çocukları açısından çoktan tarih kitaplarının sayfalarında yerini almış bulunan II. Meşrutiyet ilân edildiğinde Saraçoğlu “on beş yaşına basmış koca [bir] çocuk”tur. Bize oldukça uzak bir zaman dilimi gibi görünen II. Meşrutiyet dönemini yaşamış ve 1972 gibi daha dün diyebileceğimiz bir tarihte ölmüş bulunan yazar köprü nesil olarak hâtıralarıyla bir tarihi canlı canlı günümüze ulaştırmış bulunuyor. Hâtırat yazmanın önemi biraz da buradadır; tarih kitaplarındaki kuru ve geleneksel bilgilerin canlı ve merak uyandırıcı ayrıntılarını yansıtmasındadır.
Eski İstanbulluların beslenme alışkanlıkları ve kaynakları [Özellikle balık kültürü], İstanbul lokantaları, kabadayı ve külhanbeyleri [“Palavracı kabadayılar”, “fiyakacı kabadayılar”, dönemin ünlü “On İkiler”i], dükkân kültürü, Ramazan gelenekleri, ekonomik buhranlar ve halk üzerindeki etkileri, eski tiyatrolar [Minakyan ve Güllü Agop tiyatroları], Karagöz fasılları, Basra Vapuru, İstanbulluların “gemi merakı”, dönemin gözde kaptanları, içki kültürü, İstanbul yazlıkları ve Boğaz, İstanbul’da kış mevsimi, avcılar ve eski av kültürü, bazı okul ve hastaneler, mahalle kavgaları, İstanbul mahalleleri, eski İstanbul’da “Hocânımlar”, ev kadınları, “deniz hamamları” ve banyo kültürü, İstanbul çocukları [Çocuk oyunları ve çocuk terbiyesi], İstanbul’un şu ünlü yangınları, sokak köpekleri, giyim-kuşam alışkanlıkları Özellikle kadın giyimi: Hotoz, yaşmak, ferâce ve çarşaf], eski yılbaşılar, mahalle baskınları, tekerlemeler, karnaval âlemleri, İstanbul destanları, Komik Kel Hasan gibi eski İstanbul’dan bazı portreler, İstanbul bayramları ve elbette eski İstanbul’un abdal, deli ve velîleri, bu hâtıralar vasıtasıyla önümüzde resmigeçit yapıyor.
Abdal, deli ve velîlerle ilgili bölüm de olmasa Saraçoğlu’nun o İstanbul’a özgü tasavvufî havayı hiç solumadığını düşünebilirdik ama bir küçük bölümle de olsa yazar İstanbul’un bu yönünü de ihmal etmemiş oluyor.
Eski İstanbul Hatıraları: Sadri Sema [Aydoğdu], Haz. Ali Şükrü Çoruk, Kitabevi Y., İstanbul 2002, XXVII+668 s.
Şiirleri, telif ve tercüme nesirleri de olmasına rağmen asıl ününü 1955-1956’da Vakit gazetesinde neşrettiği Eski İstanbul hayatıyla ilgili tefrikalarıyla yapan Sadri Sema yakın bir zamana kadar unutulmuş yazarlardandı. Tefrika hâlinde kalan “İstibdatta İstanbul” ve “Meşrutiyet’te İstanbul” başlıklı iki tefrikası Ali Şükrü Çoruk tarafından derlendi ve birleştirilerek yukarıdaki adla kitap olarak basıldı.
İstanbul’un resmî dairelerini anlatarak başlayan kitap, ilk anda akla gelmeyen yığınla ayrıntıyı barındırıyor içinde. Bu ayrıntılar tarihçiler, folklorcular, edebiyatçılar ve siyaset bilimciler açısından önem taşıyor. Eser bütünüyle İstanbul’un yakın tarihimizdeki önemini tebarüz ettiriyor.
Kayıp İstanbul -Hevenk-: Sevinç Çokum, Ötüken Neşr., İstanbul 2003, 202 s.
Sevinç Çokum, öykülerinde de de anlattığı İstanbul’u bir de İstanbul fotoğraflarına yazdığı yazıları kitaplaştırarak yansıttı Kayıp İstanbul’da. Kitapta hâtıra, öyküleme, tanıklık gibi birçok türün tadını buluyoruz. Belki de yaşanmış ama artık kaybedilmiş bir geçmiş, bir zihin silkinişiyle kayda geçirilmiş.
Kitapta yer alan fotoğraflar ve Ötüken Neşriyat’ın özenli sayfa düzeni ve baskısı kitabı zarf-mazruf uyumu açısından da dikkat çekici kılıyor.
Sergüzeşt-i Nono Bey ve Elmas Boğaziçi: Salîh Birsel, Nisan Y., 2. b., İstanbul 1992, 335 s.
“Salâh Bey Tarihi”nin dördüncü kitabı. Birsel, bu dizinin diğer kitapları olan Kahveler Kitabı, Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu, Boğaziçi Şıngır Mıngır ve İstanbul-Paris’te de İstanbul’u anlattı hep.
İstanbul hâtıralarını tarih kaynaklarındaki bilgilerle harmanlayarak yazan Birsel, hâtıralarını tarihleştirdi ve kendi tarihini kaleme aldı. Kitabın “Kaynakça”sı kocaman bir bibliyografyadır; bir İstanbul kitapları bibliyografyası. İstanbul’un Tarabya, Beyoğlu tarafları, azınlıkların yoğun olduğu semtler ve boylu boyunca Boğaz’ın dalgalanır kitaplarında. Üsküdar da Sergüzeşt’in bir parçasıdır.
İntermezzo – Asmalımescit 74 (Bohem Hayatı): Fikret Adil [Kamertan], İletişim Y., 3. b., İstanbul 2000, 203 s.
Fikret Adil (1901-1973), Necip Fazıl başta olmak üzere Cumhuriyet’in ilk dönem edebiyatçı ve sanatçılarının gençlik arkadaşıdır.
1933 ve 1954’te olmak üzere iki kez basılan Asmalımescit 74 ile 1955’te basılmış olan İntermezzo adlı hatırat kitaplarının bir arada basımı olan kitap, İletişim Yayınları/İstanbul dizisinin üçüncü kitabıdır. İsabetli bir biçimde Fikret Adil’in biyografisiyle başlayan eserde Yeditepe Yayınları sahibi Hüsamettin Bozok’un “Dostluklar, İlişkiler” başlıklı bir sunuşu yer alıyor. Zaten Fikret Adil biyografisi de onun Yeditepe’de yayınlanmış bir yazısıdır. Bu biyografinin beklenenden ayrıntısız olduğunu, hatta yazarın soyadını bile içermediğini belirtmeliyiz.
Beyoğlu odaklı bohem bir hayatın kimi zaman mizahî, kimi saman serzenişsel, kimi zaman da acınası yanlarını akıcı bir Türkçeyle kâğıda döken Fikret Adil, birçok tanınmış edebiyatçı ve yazarın hayatıyla ilgili enteresan ayrıntılara yer verir.
Kitap Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki İstanbul bohem hayatının bir tarihçesi sayılabilir.
İstanbul / Hatıralar ve Şehir: Orhan Pamuk, Yapı Kredi Y., 1. b., İstanbul 2003, 361 s.
Nobel Edebiyat ödüllü Orhan Pamuk’a ödül kazandıran kitabı budur.
Etiketler: İstanbul, İstanbul Kültürü, Kitabiyat