‘Şiir’ olarak etiketlenmiş yazılar

filistin’e dair şiirler

Salı, 02 Eylül 2008

ARAPÇAYA TERCÜME EDİLMİŞ TÜRKÇE FİLİSTİN ŞİİRLERİ

yusuf turan günaydın

Filistin şiirinden Türkçeye tercüme edilmiş örnekler ve bu örnekleri barındıran antolojik çalışmalar malûmumuzdur. Daha geçenlerde Hece’nin 136. sayısında “Çağdaş Filistin Şiiri” başlıklı bir dosya düzenlendi. Fakat Filistin ve intifada hakkında yazılmış Türk şiiri Arapçaya ne ölçüde yansımıştır? Bu soruyu cevaplamamıza yardım edecek bir çalışmayı Mısırlı bir araştırmacı; Ezher Üniversitesi Beşerî İlimler Fakültesi Türk Dili ve Kuralları bölüm başkanı Üstaz Abdülaziz Muhammed İvazullah yapmış ve topladığı malzemeyi Kasâid Türkiyye min Vahyi’l-İntifâdati’l-Filistîniyye [Filistin İntifadasından Mülhem Türkçe Şiirler] adlı 150 sayfalık bir güldestede bir araya getirmiş. Kahire’de 2002’de basılmış olan kitap 38 Türk şairinin kırk şiirini ihtiva ediyor.

Sezai Karakoç ve Cahit Zarifoğlu ile başlayan güldestede, adlarına daha önce rastlamadığımız birçok isim de yer alıyor: Mustafa Özge, Ahmet Çelik, Haldun Hakman, İlyas Altuner, Ali Koç, Halil Pazarlı, Adnan Zeki Çelebi, Arif Altunbaş, Necdet İltaş, Hasan Ejderha, Meryem Kuzu ilh.. Karakoç ve Zarifoğlu’nun dışında İbrahim Demirci, Seyfettin Başçıllar, Nevzat Çelik, Ferman Karaçam, Murathan Mungan ve şair olarak tanımasak da ünlü bir şahsiyet olarak Cevat Rifat Atilhan, güldestedeki tanınmış simalardır.

Üstaz İvazullah önsözünde, yer verdiği ürünlerin kâhir ekseriyetle Eylül 2000’deki “İkinci İntifada” [İlki: Aralık 1987] dolayısıyla yazılmış şiirlerden oluştuğunu belirtiyor. Özellikle İkinci İntifada için yazılmış şiirlerden seçilmiş olması, hazırlayanın bu ürünlerde Türkçe yazılmış olmasından başka bir kıstas aramamasını da bir anlamda zorunlu  kılmış. Öncelikle Arap okuyucusuna Türklerin İntifada hakkındaki duygularını aktarmayı amaçlayan İvazullah, aynı zamanda Türkçe hocası olması dolayısıyla derslerinde kullanabileceği bir metin oluşturmak istemiş. Bu sebeple serbest bir tercüme yerine harfî tercümeyi tercih ettiğini söylüyor. Şiirlerin bir kısmının hece vezniyle, bir kısmının serbest vezinle yazıldığını vurgulayan araştırmacı, yer verdiği şiirlerin biçimi üzerinde de genişçe durur Giriş’te.

Kitapta Giriş’ten sonra her bölüm numaralandırılarak 40 şiire yer verilmiş. Şiirlerden önce şairleri hakkında bilgi veriliyor. Bölüm başlıklarını ise şiirlerin başlıkları oluşturuyor.

Arapça’da Türk şiirinden örnekleri barındıran ilgi çekici bir örnektir Kasâid Türkiyye.

 

[Hece dergisi Eylül 2008 sayısında yayınlandı.]

amasya’da bektaşî şiiri

Cuma, 11 Nisan 2008

AMASYALI BİR BEKTAŞÎ ŞAİRİ

ALİ BÂKİ GÜL

VE BALIK DESTANI

                                                                                                                   Yusuf Turan GünaydınÖZETAli Bâki Gül (1897-1956) tarafından yazılmış bulunan Balık Destanı, Türk Halk Edebiyatının XX. Yüzyıldaki örneklerindendir. II. Dünya Savaşı yıllarında yazılmıştır. Balık Destanı hece vezniyle yazılmıştır ve 12 dörtlüktür. Anlatım tutumu (eda) bakımından mizahî destanlar grubuna girer. Anahtar Kelimeler: Ali Bâki Gül, Balık Destanı, Sıdkî Baba, Bektaşîlik, Halk Edebiyatı ABSTRACTEpic of Balık written by Ali Baki Gül (1897-1956) is one of the examples of twentieth-century literature of Turkish Folk Literature. It was written during Second World War. Epic of Balık written with syllabic meter and it has 12 verses. It is a humorous epic in terms of Attitude of Expression (affectation). Key Words: Ali Baki Gül, Epic of Balık, Sıdkî Baba, Bektasism, Turkish Folk Literature.   

 

Son devir Bektaşî Edebiyatının önemli şairlerinden Sıdkî Baba (1865-1928)’nın Merzifon’a yerleşmesiyle burada kurduğu aile ocağında, oğulları Ali Bâki Gül ve kardeşi Hamdullah Gül (1914-1958) de ilim ve edebiyat adamları olarak yetişmişlerdir. “Pervane” mahlâslı Sıdkî Baba Hacıbektaş Dergâhı’na Feyzullah Efendi’nin postnişinliği döneminde intisap etmiş ve onun teşvikleriyle Dergâh’ın medresesinde eğitim görerek yetişmiş, dinî ilimlerle birlikte Bektaşîlik eğitimi almış bir şahsiyettir (Gül, 1984: 6-17). Divan sâhibi bir şair olan Sıdkî Baba’nın oğulları Ali Bâki Gül ve Hamdullah Gül’ün birer divanı vardır.[1] Ailenin yaşayan temsilcisi, Sıdkî Baba’nın torunu Muhsin Gül de aynı aile ocağında iyi yetişmiş; edebiyat ve tasavvuf kültürüne hakkıyla vâkıf bir kişiliktir.[2]

 Ali Bâki Gül’ün Hayatı

1897 yılında Merzifon’un Harız (Gümüştepe) köyünde dünyaya geldi. Harızlı Sıdkî Baba’nın oğludur. Yazma bir Divan’ı varsa da neşredilmemiştir. Ali Baki Gül, 24 Aralık 1956 tarihinde aynı köyde vefat etmiştir (Altınok, 2006: 12 ve 24).

Gül hakkında bir iki makale[3] ve Baki Yaşa Altınok’un neşre hazırladığı Turabî Divanı dışında yazılı bir kayıt yoktur.[4] Altınok, Turâbî Dîvânı neşrinde Ali Baki Gül’ün istinsah ettiği nüshayı esas almıştır. Ali Bâki Gül, bu nüshanın sonuna kendi divanını eklemiştir:

“Talik hatla, çizgili bir deftere divitle yazılmış olan el yazması bu nüshanın müstensihi merhum Ali Baki Gül’dür. Defter, 23×16 cm. boyutlarındadır. Eser lacivert bez ciltlidir. Sağ kapağının üstünde ve sırtında altın yaldızla “Turâbî Baba ve Ali Baki Gül” yazılıdır. Divanın başında müstensih Ali Baki Gül’ün oğlu Muhsin Gül’ün, Dîvân nüshasının nasıl eline geçtiğine dair açıklamalar yaptığı bir sayfa vardır. (…) Turâbî Dîvânı’nın bitiminden itibaren Ali Baki Gül’ün kendi dîvânı yer alır. Bu kısım ayrıca sayfa numarası verilerek rakamlandırılmıştır ve toplam 51 sayfadır.” (Altınok, 2006: 20). 

Ali Baki Gül’ün hayatı hakkındaki ayrıntıları oğlu Sayın Muhsin Gül’den derlemiş bulunuyoruz.  Şairin oğlu Muhsin Gül’ün anlattığına göre Ali Baki Gül’ün şiir söylemeye başlaması şöyle olmuştur:

Sıdkî Baba’nın hayatını anlatırken de değindiğimiz gibi Kurtuluş Savaşının hemen öncesinde dönemin Hacıbektaş Dergâhı postnişini Cemâleddîn Efendi Erzurum’da, Sıdkî Baba ise Erzincan Askerlik Şubesinde Fahrî Yüzbaşı rütbesiyle Gönüllü Mücâhidîn Alaylarında tabur komutanı olarak görevlendirilmişlerdir. Bu alaylar Anadolu’nun Alevî ve Bektaşî gençlerinden teşekkül ettirilmiştir. Bir sene kadar Ruslarla çarpışır ve büyük başarılar kazanırlar. Gönüllü Mücâhidîn Alayları dağıtılınca yaşlı askerler terhis edilir, gençler ise diğer alaylara dağıtılır. Bundan sonra Cemâleddîn Efendi ve Sıdkî Baba’ya Sivas’ta Enver Paşa’yı beklemeleri ve karşılamaları görevi verilir. Enver Paşa Doğu Cephesinden döner ve Sivas’a gelir; beraberinde de Padişahtan bir teşekkürnâme getirir, kendisi de kılıcını hediye eder.

İşte o sıralarda 17 yaşında bir delikanlı olan Ali Baki Gül, Çelebi Cemâleddîn Efendi ile birlikte Sivas’ta bulunan Babası Sıdkî Baba’yı ziyarete gider. Orada bir müddet babası ve Çelebi Efendi ile birlikte kalır. Bir gün Çelebi, genç Ali Baki’ye;

“Sen de baban gibi deyişler yazıyor musun?” diye sorar. O da;

“Himmet buyurursanız yazarım efendim.” der. Çelebi Efendi;

“Himmet gayretin altındadır; sen gayret et.” der. Ali Baki Gül ise;

“Siz himmet ederseniz gayret ederim efendim.” der. Bunun üzerine Çelebi Efendi hafifçe kızar ve;

“Himmet işini bırak, aslolan gayrettir. Sen yazmaya bak.” diyerek Ali Baki Gül’ü şiire teşvik eder.

Ali Baki Gül, bu konuşmanın teşvikiyle çok geçmeden bir deyiş yazar ve Çelebi Efendi’ye takdim etmek ister. Fakat o sırada Sıdkî Baba oradadır. Babasının yanında şiirini göstermeye utanır. Bir ara Sıdkî Baba odadan çıkınca şiiri Çelebi Efendi’ye takdim eder. Çelebi Efendi şiiri okumaya başlar, tam bitirdiği an Sıdkî Baba içeri girer. Çelebi Cemâleddîn gülerek;

“Sıdkı, Sıdkı, oğlun seni geçecek, çok güzel bir deyiş yazmış.” der. O ise;

“Efendim, himmetinizle geçemez.” deyince Çelebi Efendi;

“Yok yok, geçeceğine kâni oldum; bak ne güzel yazmış.” Eer (Gül, 2007).

Ali Bâkî’nin 20 Mart 1332 (1915) tarihinde yazdığı söz konusu ilk şiir;

“Tamire muhtacım şahım efendimDüzelt kamburumu yon kerem eyleAşkın kapısın aç çözüver bendim

Olmasın yüreğim hun kerem eyle.” dörtlüğüyle başlamaktadır.[5]

 

İlk şiirinde “Bâkî” mahlâsını kullanan genç Ali Bâki XVI. yüzyılın ünlü şairlerinden Bâkî ile karışabileceği konusunda kendini uyaran bir tanıdığının bu uyarısından sonra daha önce yazdığı şiirlerini bütünüyle gözden geçirerek mahlâsın “Ali Bâkî” şeklinde düzeltmiş ve böylece ismiyle mahlâsını birlikte kullanmıştır.

Oğlu Muhsin Gül’ün ifade ettiğine göre Ali Bâki Gül, son şiirini 2 Aralık 1956’da yazmıştır. Bu şiir şudur:

 Beyhûde dolanma fani cihandaSıdkını bütün et imana sarılArıt kalb’evini kalma gümandaEriş bir gerçeğe dâmâna sarıl Şeriat arkına bağla suyunuErler meydanında ölçme boyunuTarîkat pîrine benzet huyunuEfsaneyi bırak erkâna sarıl Var ise kalbinde Hak için gayretSana âyan olur sırr-ı hakikatOlayım der isen ehl-i marifetAt benliği hükm-i Kur’ân’a sarıl Benliktir insanı Hak’tan dûr edenO kendi huyundur seni hor edenCehalettir can gözünü kör edenBir üstaz ara bul irfana sarıl Ali Bâkî sakın ham yola gitmeHerkese iylik et asla kin gütmeYoldan azan şaşkınlara meyl’etme

Her hâlini gören Sultana sarıl.[6]

 

Ali Bâki Gül, babası Sıdkî Baba gibi Harız köyünde imamlık yapmıştır. Çok yönlü ve elinden birçok iş gelen bir şahsiyettir. İmamlık dışında askerde öğrendiği terzilik ve marangozluk ve işleriyle de iştigal etmiştir. Köy halkının temel ihtiyaçları olan malzemeleri kolayca üretebilecek bir kabiliyete sahipti. II. Dünya Savaşı sırasında halka sivil savunma kursu vermek üzere de görevlendirilmiştir. Tasavvuf ilminde Sıdkî Baba’nın yolağını sürdürmüştür.

Yaşlılık döneminde terzilik ve marangozluğu bırakmış, ölümünden yirmi iki gün öncesine kadar kalan bütün ömrünü okuyup yazmakla geçirmiştir. Son şiiri 2 Aralık 1956 tarihini taşımaktadır.

24 Aralıkta vefat ettiğinde köylüler tarafından köy mezarlığına değil, köyün üst tarafında yer alan ağaçlıktaki Göğce Dede ziyaretgâhının bulunduğu tepeye gömülmüştür.[7]

  Ali Bâki Gül’ün Şiirleri ve “Balık Destanı”

Şiirlerinde tabiî olarak din, tasavvuf ve ahlâk konularını ağırlıklı olarak işlemişse de konuları bunlarla sınırlı değildir. Çay ve sigara tiryakisi olduğundan semaver methiyeleri ve sigaranın zararlarına dair öğüt ve taşlamalar da yazmıştır. Yine toplumsal bazı rahatsızlıklar hakkında da taşlama ve destanlar yazmıştır. O dönemlerde yaşanan çay, kahve, şeker ve gaz kıtlığı, karaborsa hadiseleri, ekin alımlarındaki usulsüzlükler, yolsuzluk ve rüşvet olayları, deprem ve sel felâketleriyle ilgili çok sayıda destanı vardır. Bu destanlarından “Balık Destanı”nı II. Dünya Savaşı yıllarında muhtemel hava saldırılarına karşı düzenlenen sivil savunma kurslarında görevlendirilmesi vesilesiyle yazmıştır. O dönemlerde yörede meşhur olmuş bulunan bu destan, halkın “Koruma Askerliği” biçiminde adlandırdığı sivil savunma kurslarında görevliyken kendisinden balık isteyen Şube Başkanıyla aralarında geçen olayları mizahî bir dille anlatmaktadır.

Oğlu Muhsin Gül’ün ifadelerine göre Ali Bâki Gül, sivil savunma kurslarına çağrıldığında, Askerlik Şubesi Başkanına müracaat etmiş; bağ, bahçe ve hasat işlerini mazeret göstererek bir sonraki postada çağrılmasını istemiş ve “Mazeret Dilekçesi” adını verdiği şu şiiri kendisine sunmuştur:

Askerlik Şubesi RiyasetineHürmetle sunarım maruzatımıEminim vicdanın asaletineKabul et bu kısa makalâtımı Hükûmet emrine eğiridir serimTürk neslinden gelme ben de bir erimHava korumaya çelik askerimGöstermek isterim variyatımı Gedikli’de hizmet görür kölenizYedi nüfusum var bir de bendenizHer işim perişan emin olunuzYamyassı bıraktım mahsûlâtımı Bu yolda eylerim arz-ı itirafİdare-i taayyüş olmakta itlâfBeni bu hususta gel eyle muafHasara vermeden hâsılatımı Ali Bâki der ki sözlerim sâfîTürk kanından oldum bilmem hilâfıMuhtasar geçelim beyim, bu kâfi

Arz edebildimse beyânâtımı.”

 

Bu şiirle birlikte meramını ayrıca birkaç cümle ile de ifade eden Ali Bâki Gül’e Şube Başkanı; “Bize senin gibi okur yazar adam lâzım.” diyerek dileğini kabul etmemiş ve bir miktar da sert davranmıştır. Bu hadiseden sonra Ali Bâki, Yedinci Postada görevlendirilmiş, okur yazar olması dolayısıyla postabaşı yapılmış ve 1 Ağustos 1945 tarihinde Merzifon’un Ömert köyü yakınlarında çadırlı eğitim görmeye başlamıştır. Mesai saati bittiğinde Posta, Ali Bâki’nin sorumluluğuna bırakılmıştır. O günlerde bazı ihtiyaçlar hâsıl oldukça Ali Bâki, yine manzum dilekçeler yazarak, Grup Kumandanlığına göndermiştir.

 BALIK DESTANI

Oğlu Muhsin Gül’ün bizzat babasından dinleyerek aktardığına göre Ali Bâki Gül’ün Balık Destanını yazış öyküsü şöyledir:

“Benden önceki postabaşları dereden balık tutar, Şube Başkanı ve Grup Kumandanına gönderirlermiş. Bu jest oldukça makbule geçermiş. Bir gün Şube Başkanı telefon ederek benden de balık istedi. Ben, iş zamanı olduğu için arkadaşların ertesi sabah gelmek üzere yakın köylere, evlerine gitmelerine izin verirdim. Dolayısıyla mesai bitiminde balık tutacak adam kalmıyordu. Ben de bu işten anlamıyordum. Bu arada Şube Başkanı da ısrarla telefon ediyordu. En son “Mazeret tanımam, ne yap yap, tut gönder.” deyince çaresiz kaldım. Yanıma köy bekçisini alarak çayın kenarına vardım. Balık tutma konusunda hiçbir tecrübem yoktu. Bekçinin gösterdiği yerlere elimdeki silâhla ateş etmeye başladım. 6 mermi attım; bekçi su yüzüne çıkan balıkları toplamaya başladı. Dokuz adet balık tuttuk. Mermilere kıyamadığımdan daha fazla atmadım. Balıkları bir kâğıt torbaya koyarak Reis Beye gönderdim. Meğer balıkların tenekede bir su içinde gönderilmesi lâzımmış. Bu tedbiri almadığımızdan gidene kadar balıklar kokmuş. Reis Bey torbayı açar açmaz hemen burnuna tutarak koktuğunu görmüş ve dışarıdaki çöp variline attırmış. Bu durumu Şubeden Refet Bey isimli bir zat bana telefonla bildirdi ve “Reis Bey size çok kızıyor.” dedi. Şube Reisi gönderilen balıkları köpeklere vermiş diye bir söylenti yayıldı. Ben de şu şiiri yazarak Reis Beye sundum:

 Redd-i İkramAkla gelivermiş söz arasındaŞubede Reis Bey balık istemişBalıkçılık bilmem ben burasındaNe yapıp da yapsın göndersin demiş Birkaç arkadaşla gittik ırmağaAltı mermi attım balık vurmağaBalıklar başladı çevik durmağaAnaçlar çekilip inine girmiş Ancak dokuz tuttuk ufak tefektenÇıkan mermilere değmez tüfektenMeğer mumaileyh düşmüş istektenGönderdim yememiş köpeğe vermiş Ben bu meselede eyledim gayretOldu nihayeti mucib-i hayretMakbule geçmedi yapılan hürmetO benim oğlumun çükünü yemiş Her şeyin peşinde koşmazdı ammaKimseye derdini deşmezdi ammaBöyle bir tuzağa düşmezdi ammaBu Ali Bâki de dîvâne imiş. 

Bu şiirin Reis Beyin hoşuna gittiğini ve şubede gülüşme ve neşelenme vesilesi olduğunu öğrendim. Şube Reisi de hâlâ balık isteğinden vazgeçmiyor sık sık telefon ediyordu. Fakat balık tutmak benim için imkânsız bir şeydi. Bir müddet oyalandıktan sonra Balık Destanı’nı yazarak gönderdim (Gül, T.siz: 2).

 

Bu destan şöyledir:

Bu balık sevdası verdi sıkıntıYa Rabbi sen kurtar balık borcumdanMes’ele gönüle oldu takıntıYa Rabbi sen kurtar balık borcumdan Gayet hızdır o hayvanlar tutulmazAlet yoktur aldatılmaz, ütülmezÇarşısı yok, pazarı yok satılmazYa Rabbi sen kurtar balık borcumdan Hiç parada pulda gözüm kalmadıReise diyecek sözüm kalmadıYarbaya varacak yüzüm kalmadıYa Rabbi sen kurtar balık borcumdan Sular çoktur tutmuş gider enginiMaharet yok bilmem balık cenginiFırsat bulup düşürmedim denginiYa Rabbi sen kurtar balık borcumdan Ne suretle düşüreyim bu dengiMermi beylik nasıl atam tüfengiMahcup oldum kaçtı benzimin rengiYa Rabbi sen kurtar balık borcumdan Balıklarda vardır yıldırım hızıSu içinde belli olmuyor iziFahri Beyle Reis bekliyor biziYa Rabbi sen kurtar balık borcumdan Şube kapısını açıp girinceNe söyleyim Reis Beye varıncaSorguya çekerse inceden inceYa Rabbi sen kurtar balık borcumdan Şüphesiz ki bu sorgudan geçerimMacerayı Reis beye açarımBakarım dayak var hemen kaçarımYa Rabbi sen kurtar balık borcumdan İlâhî lutfunu gel eyle ihsanMüşkilât gösterme et işim âsânSenin için birdir âşikâr-nihânYa Rabbi sen kurtar balık borcumdan El bağlı kapında kıldım kıyamıReis yapmak ister balık bayramıKulu reddeylemek sana reva mıYa Rabbi sen kurtar balık borcumdan Etmedim kullukta sana yararlıkRahmetin ganîdir affet yâ HâlikYok mu yoksa hazinende hiç balıkYa Rabbi sen kurtar balık borcumdan Bu Ali Bâkî’yi eyleme mahcupTahkire uğratma kalbimi kırıpTerhis tezkeremi yazmadan Grup

Ya Rabbi sen kurtar balık borcumdan (Gül, T.siz: 3).

 

Ali Bâki Gül’ün eğitimci olarak katıldığı bu geçici görev (Koruma askerliği) bitmiş, terhis zamanı gelip çatmıştır. Terhis teskeresini almak için Şubeye giden Ali Bâki’yi gören Şube Reisi onu büyük bir güleryüzlülükle karşılamış, elinden tutarak kâtibin gösterdiği sandalyeye oturtmuş ve kahve ısmarlamıştır. “Sağ ol, var ol hocam, gönderdiğin balık destanı ile on beş gündür şen günler geçiriyoruz.” diye iltifatta bulunmuştur. Bir müddet şakalaşılıp kahveler içildikten sonra Ali Bâki Gül müsaade istemiş, terhis tezkeresini alarak Şubeden ayrılmıştır (Gül, T.siz: 3).

 Balık Destanı’nın Biçim Yönünden Değerlendirmesi

Balık Destanı hece ölçüsüyle yazılmıştır. 6+5 duraklı, 11 hecelidir. Kafiye örgüsü koşma şekli uyak düzeniyle a b a b – c c c b – d d d b biçimindedir. 12 dörtlükten oluşmuş olması sebebiyle biçim (hacim) olarak “uzun biçim”le yazılmış olmaktadır (Çobanoğlu, 2000: 12). Uzun biçimle yazılmış olması da metnin destan olma özelliğini destekleyen bir husustur.

Destanlarda konu sınırlaması olmayacağından, balık tutma konusunun işlenmiş olması metnin destan özelliğini zedelemez. Balık Destanı, dördüncü dize her dörtlüğün sonunda kavuştak olarak tekrarlandığı için şarkıya benzeyen ve bu yapısı dolayısıyla “koşma-şarkı” olarak adlandırılan destanlar grubundandır.

Anlatım tutumu (eda) bakımından Balık Destanı mizahî özellikler gösterir. Âşık şiirinde bir temanın ele alınabildiği yedi edadan (Çobanoğlu, 2000: 13) eğlendirme (güldürme) edasıyla kaleme alınmıştır. Nitekim bu amacına ulaştığı Şube Reisinin tavırlarından anlaşılmaktadır. Balık Destanı Hikmet Dizdaroğlu’nun tasnifinde “güldürücü destanlar” grubunda yer alır. Savaşla ilintili olmasına rağmen bir savaş destanı sayılamaz. Çünkü sıcak savaş ortamında değil, yalnızca savaş tehlikesinin bulunduğu bir ortamda yazılmıştır. Destan, Cem Dilçin’in tasnifinde “mizahî destanlar” biçiminde adlandırılan gruba, M. Sabri Koz’un tasnifinde ise ham “güldürücü destanlar” hem de “hayvan destanları” grubuna girer. Ali Yakıcı’nın oldukça ayrıntılı tematik tasnifinde ise hem “sosyal hayatla ilgili destanlar”, hem de “hayvanla ilgili destanlar” grubuna girebilir.

Özkul Çobanoğlu’nun çok daha ayrıntılı tasnifini dikkate alırsak Balık Destanı’nı hayvanlarla ilgili bir destan sayamayız. Çünkü bu tür destanların ortak özelliği “bir hayvan türünün ele alınıp özelliklerinin anlatılması”dır (Çobanoğlu, 2000: 89-90). Oysa Balık Destanı’nda balıkları su içinde hızlı hareket edişi dışında fazla bir özelliğine değinilmez. Bu da mizahî bir bağlamla ele alındığı için şairin balık tutma işindeki acemiliğini anlatmasına yaramaktadır. Nitekim destanın yazılış öyküsünü nakleden Muhsin Gül, işaret ettiğimiz gibi Balık Destanı’nın Askerlik Şubesinde neşelenemeye sebep olduğunu vurgulamaktadır. Dolayısıyla Destan’ı mizahî destanlar grubunda değerlendirmek gerekir.

 Sonuç

Bektaşî Edebiyatının önemli temsilcilerinden Sıdkî Baba’nın oğlu Ali Bâki Gül tarafından kaleme alınmış bulunan Balık Destanı, II. Dünya Savaşının ülkemizde de tehlike rüzgârları estirdiği bir ortamda yazılmıştır. Âşık Ali Bâki, savaş tehlikesi dolayısıyla görevlendirildiği sivil savunma kursları esnasında balık tutma işini yapmak zorunda kalınca daha önce hiç deneyimi olmayan bu alanda pek de başarılı olamaz. Yetkilinin tepkisini çektiğini öğrenince balık destanını yazar ve gönderir. Destanın üslubu oluşmuş bulunan sıkıntılı havayı dağıtır ve neşelenmeye sebep olur.

Balık Destanı 6+5 duraklı, 11 hecelidir ve 12 dörtlüktür. Anlatım tutumu (eda) bakımından mizahî destanlar grubuna girer.

 Kaynaklara) YAZILI KAYNAKLAR

ALTINOK, Baki Yaşa. (2006). Turâbî Divanı, İstanbul: Horasan Yayınları.

ÇOBANOĞLU, Özkul. (2000). Âşık Tarzı Kültür Geleneği ve Destan Türü, Ankara: Başer Matbaası.GÜL, Muhsin. (1984). Sıdkî Baba Hayatı ve Divanından Örnekler, Ankara: Kadıoğlu Matbaası.

GÜL, Muhsin.  (T.siz). “Ali Bâki’nin Balık Destanı”. Daktilo edilmiş, basılmamış nüsha.

GÜL, Muhsin. (T.siz). “Halk Ozanı Ali Bâki Gül”. Daktilo edilmiş, basılmamış  nüsha.

ÖZDER, M. Adil. (1983). “Ali Bâki Gül”, Türk Folkloru, Sayı: 48, İstanbul.

İVGİN, Hayrettin. (1987). “Ali Bâki Gül”, İçel Kültürü, Sayı: 3, İçel.

İVGİN, Hayrettin. (1980). “Âşık Ali Bâki’nin Yayınlanmamış Deyişleri”. Türk Folkloru: 17, İstanbul.İVGİN, Hayrettin. (1980). “Âşık Ali Bâki”. Türk Folkloru: 7, İstanbul.

KASAP, İsmail – Yusuf Turan Günaydın. (2007). “Amasyalı Bektaşî Şairler ve Şiirlerinden Örnekler”. I. Amasya Sempozyumu’na sunulmuş basılmamış bildiri metni.

 b) SÖZLÜ KAYNAK

GÜL, Muhsin. Ali Bâki Gül’ün oğlu. Ankara. Doğum Tarihi: 1 Ekim 1928.





[1] Sıdkî Baba’nın divanından seçmeler torunu Muhsin Gül tarafından yayınlanmıştır: Gül (1984). Sıdkî Baba Hayatı ve Divanından Örnekler, Ankara: Kadıoğlu Matbaası. Divanın bütünü araştırmacı Baki Yaşa Altınok’tadır ve yayına hazırlanmaktadır. Yine Ali Bâki Gül ve Hamdullah Gül’ün divanları da Altınok Arşivindedir. Bunlar da Altınok tarafından yayına hazırlanmaktadır.

[2] Burada neşrettiğimiz Balık Destanı’nın daktilo edilmiş bir nüshası tarafımıza Sayın Muhsin Gül tarafından verilmiştir. Metnin ortaya çıkışını kendisine borçluyuz.

[3] M. Adil Özder. (Temmuz 1983). “Ali Bâki Gül”, Türk Folkloru, 48: 35; Hayrettin İvgin (Şubat 1980). “Âşık Ali Bâki”, Türk Folkloru, 7: 28-30; İvgin. (Aralık 1980). “Âşık Ali Bakî’nin Yayımlanmamış Deyişleri”, Türk Folkloru. 17: 10-11.

[4] Bunlara İsmail Kasap’la birlikte hazırladığımız ve I. Amasya Sempozyumu’na sunduğumuz basılmamış “Amasyalı Bektaşî Şairler ve Şiirlerinden Örnekler” başlıklı bildirimizi de ekleyebiliriz.

[5] Şiirin bütünü ve Divânından diğer örnekler için bk. Kasap-Günaydın, 2007.

[6] Ali Bâki Gül Dîvânı, Baki Yaşa Altınok nüshası, vr. 94a, 988. şiir.

[7] Vefatıyla ilgili bilgiler, söz konusu görüşmemizden sonra Sayın Muhsin Gül’ün tarafımıza ulaştırdığı ve kendi kaleme aldığı “Halk Ozanı Ali Baki Gül” adlı yayınlanmamış makaleden alınmıştır.

 [Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Velî Araştırma Dergisi, İlkbahar 2008, S. 45, s. 155-164]